image

PeyamaKurd- L'express'te Christian Makarian tarafından Gilles Kepel ile yapılan röportaj, Kepel'in yeni kitabını irdeliyor ve kitabın Ortadoğu’nun krizlerini anlattığına değinerek, ustalıkla işlenmiş bir jeopolitik ders niteliği taşıdığına dikkat çekiyor:

"Yorulmak nedir bilmeyen bir seyyah ve unutulmaz bir analizci olan, yaşamını Müslüman dünyayı anlamaya vakfetmiş bu Arap dünyası uzmanı birbirini izleyen çatışmaları nefes kesici bir biçimde analiz ediyor.

Express: Sonuncusunu rejim ve müttefiklerinin isyancılara karşı İdlib’de yürüttüğü, Suriye’de 7 yıl süren savaşın ardından, Rusların zafer elde ettiği, Batılıların ise bozguna uğradığı sonucuna ulaşabilir miyiz?

Gilles Kepel : Görünüşte, özellikle Batılıların gafleti, savsaklaması ve durum analizlerinin kötü olması nedeniyle Rusya bu savaşı kazanır. Fakat bu sadece görünüşte. Şayet, 2015 yazının sonunda askeri olarak angaje olduğu Suriye sayesinde Rusya dünyaya hükmeden büyük güç haline yeniden gelirse (oysa 2014’te Kırım'ın ilhak edilmesinden sonra Birleşmiş Milletler tarafından kararlaştırılan yaptırımlarla dışlanmış ve cezalandırılmıştı), Moskova gerçekte Ortadoğu’da dört müttefik ile hareket etmek zorunda.

Bu dört müttefikin hepsi uzlaşmaz ve söz dinlemez. Vladimir Putin onlarsız yapamaz, halbuki bugün ya da yarın karar vermek mecburiyetinde. Suriye’deki askeri zaferde, Kızıl Ordu’nun zaferle çıktığı, ancak bu zaferin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) çöküşünün önüne geçemediği, Afganistan faktörü de etkili. Putin bu hikayede çok etkili.

Bu dört müttefik kim?

İran, Türkiye ve daha az sözü edilen İsrail ve Suudi Arabistan.

Geriye dönülüp bakıldığında, gerçekten çelişkili olan bu ittifaklar zinciri nasıl gerçekleşti?

Rusya 2015 yazının sonunda oyuna girmeyi ve Suriye’deki durumu kendi çıkarına döndürmeyi başardı. 2015 yılının 14 Temmuz’unda Barack Obama Batılılar, Ruslar ve İran arasında Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ın (Joint Comprehensive Plan of Action) imzalanması sürecini tamamladı. Bu anlaşma Mayıs 2018’de Donald Trump tarafından iptal edildi.

Bu anlaşma İran’a nefes aldırdı ve Batı ile terör örgütü Işid’e karşı bir tür terörizm karşıtı ittifak olanağı sağladı: Bu durum Rus hava kuvvetlerine, Amerikan, İngiliz ve Fransız uçaklarının Işid mevzilerini bombalamaya başladığı esnada terörizmle mücadeleye katkı sunma bahanesiyle, Suriye hava sahasında, Alevi bölgesinde, yerleşme olanağı sundu. Işid o dönemde en geniş yaygınlığına ulaşmıştı (Suriye ve Irak’ta 700-800 km uzunluğunda bir alana yayılan, 8 milyon nüfusa sahip bir alan).

Oysa Rus uçakları Işid’e karşı olmaktan çok, kuşatılmış Alevi topraklarını kuşatan isyancı gruplara karşı harekete geçti. Bundan sonra, insan hakları örgütlerine hesap vermek gibi bir derdi olmayan Rus hava kuvvetleri Suriye hava sahasında mutlak üstünlüğü ele geçirdi. Bu temel bir gerilemeydi: O zamana kadar Suriye’nin güneyinde İsrail ve Türkiye’de konuşlanmış Amerikan bombardıman uçakları hava sahasını kontrol ediyordu.

Ruslar nasıl böyle özgürce hareket edebildi?

Rusya ve İsrail, her ne kadar bazı kazalar olsa da, uçaklarının birbirini sakınması konusunda uzlaşmaya vardı. Sonuçta İsrail Rusya’nın Suriye’ye müdahalesine müsaade etti. Bu çok merak uyandıran bir anlaşmanın başlangıcıydı…

Türkiye konusunda neredeyiz? 

Başlangıçta, Esad’a karşı Suriyeli isyancıları ürkekçe destekledi. Yıllardır, iktidarda bulunan AKP tarafından yeniden biçimlendirilen Türk derin devleti, Esad’a karşı çok desteklediği Suriye Müslüman Kardeşler örgütü ile sıkı ilişkiler geliştiriyordu. Kasım 2015’te, Türk kuvvetleri Suriye’de Ankara tarafından desteklenen isyancıları bombalayan bir Rus uçağını düşürdü.

Çarpışma felaketti, fakat Erdoğan daha öteye gidemezdi, zira Temmuz 2016’da, ABD’de mülteci olarak bulunan Fethullah Gülen’e isnat edilen başarısız darbe girişiminde hedef olmuştu. Bu durum Erdoğan’ı Washington’dan uzaklaştırdı. Putin ve Erdoğan arasında görülmeye değer bir uzlaşma gerçekleşti: Böylece Suriye politikasını aniden değiştirdi, isyancıları desteklemeyi aniden ve çok kolayca bıraktı ve başka bir amaca odaklandı.

Hangi amaca? 

Rojava’da  Işid’i tutmayı yeniden başaran PKK ve Suriye’deki kolu PYD ile mücadeleye odaklandı. 2014’ün sonunda, Işid Musul’da Irak ordusunun silah stoklarını ve özellikle de tankları ele geçirdiğinde, PYD cihatçılara karşı alandaki direniş gücüydü.

Amerikalılar onlara ultra modern silahlar temin ediyordu, ki bu da Türklerin öfkesini kabartıyordu. Bu sırada Türkiye’de, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde büyük çaplı saldırılar söz konusuydu; Türk askerleri düşman gördükleri Kürt güçlerini, Suriye’den gelen Amerikan silahları bulundurduklarını birden bire keşfetti.

Bu andan itibaren bir eksen etrafında dönmeye tanıklık ediyoruz: Katar’ın yardımıyla Suriye Müslüman Kardeşler’ine destek politikası izleyen Erdoğan, birdenbire, İslam’ın yeşil rengiyle boyadığı çok güçlü milliyetçi bir stratejiye yöneldi. Irak sınırından Türkiye’ye sınır kenti Cerablus’a, doğudan batıya uzanan bir toprak bandında uzanmış Suriye Kürtlerine karşı bir mücadeleye odaklandı. Sonuç, Kürtler Işid ile etkili bir biçimde mücadele ettiği halde, Türk ordusu Kürtlere karşı ilerledi ve 2018 başında, onlardan Suriye kenti Efrin’i geri almak için Zeytin Dalı operasyonunu başlattı.

Bu Kürt karşıtı anlayış nedeniyle de Türk kuvvetleri Aralık 2016’da Halep’i Esad, İran ve Ruslara bıraktı…

Evet, paralel olarak Washington da Suriye Kürtleri ile ittifakı yeğledi. Sonuç, Fırat’ın doğusundaki tüm bölgenin Amerikan özel kuvvetlerinin ve daha az ölçüde de Fransızların desteğiyle PYD’nin elinde bulunması. Batılılar için, bu Suriye petrolünün üretiminin tamamını kontrol etmenin yolu ve Tahran’dan Akdeniz’e giden yolda derin bir kuytu. Ruslara gelince, onlar da Kürtleri bir ölçüde destekledi, fakat onların gerekçeleri farklıydı: Bölgenin bütününde kaldıraç görevi gören Kürtleri kaybetmek istemiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

| Ahval