image
Burçin Erkan Niviskar
image

Eğer öfkelenmemiz gerekiyorsa, şiddet kullanmamız gerekiyorsa, ‘’okları çevireceğimiz taraf kendimiz değil’’ bize bu zulmü yaşatan düşmanlarımıza karşı olmalıdır.

Sömürgeciliğin Kürt halkına yaşattığı acımasızlığın etkisini, psikolojik olarak fazlasiyla yaşamaya başladık sanırım.

Öyle bir yere geldik ki, artık kendimize bile tahammülümüz kalmamış, birbirimizi incitmekten, kırmaktan hiç çekinmiyoruz.

Düşmanımız kim, dostumuz kim, kardeşlerimiz kim unutur olduk.

Elbette yaşananların ve dayatılanların psikolojik boyutu çok fazla, son 40 yılı baz alarak düşünürsek Kürtler çok fazla yıpratıldı ve ezildi.

Üzerinde durmamız gereken asıl konu şu aslında;

Kürtlere yaşatılan bunca zulme rağmen her şeyi unutup, sömürgeci devletin siyasilerine karşı bu kadar anlayışlıyken, neden kendi aralarındaki farklılıklara karşı bu kadar sert davranılıyor?

Bizimle ayni kaderi paylaşmayan, Kürt cephesinde olmayanlara karşı gösterdiğimiz duyarlılığı neden kendimize karşı gösteremiyoruz ?

Aramızda farklı düşünenlere düşmanmış gibi saldırmak zorundamıyız ?

Elbetteki hayır.

Biribirimizi yıpratacagımıza, keşke bir türlü gerçekleşemeyen birliğimizi sağlayabilmenin adımlarını atabilseydik, hepimizin gönlünden geçen elbette budur ama bu olmadı diye birbirimize incitmemiz mi gerekiyor?

Iste bundan dolayi sürekli kaybediyoruz..

İkna etmek yerine, doğruyu göstermek yerine, kazanmak yerine, bilgiçlik taslayip sadece birbirimizi suçluyoruz.

Sanırım bu konuda Türklerden ders almamız gerekiyor, kendi aralarındaki bütün fikir ve anlaşmazlıklarına rağmen, kendilerine karşı gelişen herhangi bir “Tehlike” esnasında aynı cephede yer alırlar.

Peki ya biz?

Kürtlerle yeni tanışmış bir solcuyu tatmin etmek için, hemen Barzani’ye hakaretler yağdırabiliyoruz, ya da partiye giren bir bileşenle oturup aninda halklarin kardeşliğini ilan edebiliyoruz, oysa faklı bir ses çıkaran Kürt kardeşimize “sen ırkçısın” diye dışlayabiliyoruz.

Nasil bir anlayiş bu?

Hani demokrasinin prensiplerinden söz ediyorduk ?

Yoksa bu demokrasi dediğimiz şey sadece dışardan gelenler için mi geçerli?

Günümüzde haberleşme aracı olarak en çok tercih edilen, ‘’sosyal medyada’’ da durum farklı değil maalesef. İşin içler acısı yanı ise, bu durumda zaman zaman alay konusu olmamızdır. Milyonlarca insanın kullandığı sosyal medyada, Kürtlerin birbirine karşı düşmanlıklarına sadece gülünüyor. Söylenen cümleleri yazmak bile çok agir geliyor, ’’Siz Kürtler kadar birbirine düşman başka bir millet yoktur, başka düşmana ihtiyacınız yok, kendi kendinizi bitireceksiniz’’ gibisinden sözlere defalarca şahit olmuş biri olarak sadece utandım.

Dosttan çok düşmanın olduğu sosyal medyada, hiç çekinmeden savaşanlara iftiralar atıp, ‘’Peşmerge plastik sandalye yağmaladı’’ diyebilecek kadar küçülebiliyoruz ya da PKK’ye olan kızgınlığımızdan dolayi, bütün zorlu koşullara rağmen savaşan ve şehit olmuş binlerce Gerilla’yı unutup hakaretler yağdırabiliyoruz.

Gariptir 40 milyon nüfusu olan Kürt halkına, ‘’vatansız, bayraksız, kendine düşman Kürtler’’ diyen düşmanlarımızı güldürdüğümüz de oluyor.

Keşke Kürtlerin birbirine olan düşmanlığı sadece, partiler ve sosyal medya düşmanlığı ile sınırlı kalsa. Diger taraftan öz kardeşini öldürmek için devletin ‘’paralı askeri’’ olmak için sıraya giren çetelere ne demeli?

İçişleri Bakanlığı’nın 5 bin kişilik korucu alımı yapılacağını açıklamasının ardından, Kuzey Kürdistan'ın 22 ilinden 20 bin kişinin köy korucusu ‘’çete’’ olmak için başvuru yapması da, Kürtlerin içinde bulunduğu vahim bir ortamın başka bir göstergesi.

Kendi kendimize karsi besledigimiz bu düşmanca tavrimizdan dolayi, Türklerin dediği gibi, başka düşmana gerek yok sanırım.

Durum bundan ibaret iken düşmanlarımız var diye söylenmeye hakkımız yok.

En basit örneği ile bir bayrak etrafında bile birleşemiyoruz, her milletin bir bayrağı varken bir devleti olmayan biz Kürtler, envai çeşit bayrağa sahibiz. Uğruna yüzbinlerce şehit verdiğimiz bayragi dahi red edenlerimiz var.

Bayrak demişken; Güney Afrika devlet başkanı Nelson Mandela'nın kızı, Zanani Mandela Kürt halkına yapılan katliam ve haksızlıklara karsi, destek olmak amaci ile, kendi evine Kürdistan bayrağı Ala Rengîn’i asarken, bazi Kürtlerin halen kendi aralarında bayrak kavgası yaşadığından haberi yok sanirim. 1992 yılında da, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’ne layık görülen N. Mandela, “Afrika’da milyonlarca kişi sadece renklerinden dolayi köle muamelesi görüyor. Bu nedenle Kürtlerin çektikleri eziyeti görmezden gelmemiz mümkün değildir.” diyerek ödülü red etmişti. 

Kürtler gerçek dostlarından ders almalı bence.

Dost demişken İsmail Beşikçi’yi unutmak haksızlık olur. Kürt ve Kürdistan davası ugruna 17 yıl cezaevinde yatmış, onlarca kitap yazmış, bir aydın olan İsmail hoca Kürtlerden daha çok Kürt dostu dersek abartmış olmayız. Asla “kardeşlik” gibi söylemlerin arkasına sığınmamış ve her zaman Kürt halkının özgürlüğünü ve Kürdistan’ın bağımsızlığını gerçek bir dost olarak sonuna kadar savunmuştur.

Bağımsız Türkiyeci Kürtlere, ders verecek nitelikte olan bir sözünü paylaşmak istiyorum;

İsmail Beşikçi: ‘’Bağımsız Türkiye’’ sloganı atmak devrimcilik, fakat ‘’Bağımsız Kürdistan’’ demek milliyetçilik oluyor. Halbuki ‘’Bağımsız Türkiye’’ sloganı Kürdistan üzerinde yürütülmüş emperyalist bölüşüm mücadelesini aynen benimsemek ve desteklemek anlamına geliyor.

Peki biz Kürt halkı olarak, hem içimizde hem dört tarafımızda bu kadar düşman varken ne yapmakla meşgulüz?

Birlik olmak yerine, tabiri caizse affınıza sığınarak söylüyorum; kendi kendimizi yemekle meşgulüz.

Kendi aramızdaki bu düşmanlığın, bize zarardan başka bir şey getirmediğinin farkında değiliz galiba. Bir yanlış varsa veya bir taraf hatali ise, gücümüzü kazanmak için sarf etmek yerine, daha fazla kırıp, incitip, parçalayıp, karalamak için adeta yarisiyoruz. Aslinda bizim zaten birbirimizi karalamaya ihtiyacımız yok. Kürtler daha anne rahmindeyken ‘’terörist’’ diye damgalanarak dünyaya gözlerini açıyor ve hayata 1-0 yenik bir psikoloji ile atılıyor. Nasıl olsa ‘’onlarda büyünce terörist olacaktı’’ diyerek, öldürmekten hiç çekinmeyen bir devletin sömürgesi olarak yaşamak yetmiyor demek ki bize.

Parçalanmış Kürdistan’ın her parçasında, ayri ayri yaşanan acılar bile yetmiyor birlik olmamıza.

Rojava’da, Başur’da kendilerine radikal İslamcı diyen IŞİD çeteleri Kürt halkını katlederken, İran’ın gerici yönetiminde yaşamak zorunda kalan Rojhîlat’lı Kürtler de, her gün darağaçlarında sallandırılıyor. Tabii Bakur’da da durum pek farklı sayilmaz, harabeye çevrilip her gün dışarı çıkma yasağı ilan edilen Kürdistan şehirlerinde, sokak ortasında Kürt çocukları kurşunlanarak infaz ediliyor.

Birbirimize kenetlenip, daha ılımlı ve hoşgörülü olmamız gereken bu zor zamanlarda, birde biz parçalıyoruz birbirimizi.

Bu zor zamanlarda, siyasetçilerimizin, aydın ve özellikle basin mensuplarimizin görevi; En azindan Kürt gençlerini farkli düşüncelerine alet etmemeleri yönünde politika üretmeleri, aralarında ki farklı egilimlere karşı, nefretle dolduran, kışkırtan, saldırganlaştıran, öfkelendiren bir üslup kullanmamalıdır.

Eğer öfkelenmemiz gerekiyorsa, şiddet kullanmamız gerekiyorsa, ‘’okları çevireceğimiz taraf kendimiz değil’’ bize bu zulmü yaşatan düşmanlarımıza karşı olmalıdır.