image

Eskiden aşiretlerin üstünlük sağlama uğruna düşman ile geliştirdikleri ilişkileri, bugün “modern siyasi kurumlar” bu çirkin ilişkileri sürdürüyor. Hem de kardeşini ve milletini pazarlama uğruna. 

 

Eğer Kürt örgütleri hakkında bildiklerimi yazarsam, Kürtlerin çoğunu hayal kırıklığına uğratmış olurum. Onun için bazı olayların anlatımını ertelemek hatta tarihe havale etmek daha doğru olur. 

Eskiden bazı Kürt aşiretleri, komşu aşiretler üzerinde üstünlük sağlamak için kendi milletinin düşmanı ile işbirliği yapmaktan kaçınmıyordu. Fakat zamanla parti ve örgütler ortaya çıktı.

Aşiretlerin eskiden yaptıklarını ‘feodalizmin prensipleri’ olarak tanımlayan ve her fırsatta onları lanetleyen bu parti ve örgütler, siyasi rekabet çerçevesinde üstünlük sağlayabilmek için yaptıkları faaliyetleri, aşiretlerin eskiden yaptıklarını aratmayacak bir şekilde hem de “modern anlayış” temelinde sürdürüyorlar. 

Bu sakat anlayış bazı Kürt parti ve örgütlerini öyle bir konuma getirdi ki, artık kendi örgüt ve “bölgesini” korumak uğruna kardeşini bile pazarlayabiliyorlar. 

Bu çirkin siyasetten en fazla zarar görenler Rojava ve Rojhilat Kürtleridir. Rojava ve Rojhilat Kürtleri, Güney ve Kuzey Kürtleri için binlerce şehit vermiştir. “Bizim zamanımız henüz gelmedi” deyip diğer parçalarda gelişen mücadeleye en fazla katkı sağlayanlardır.

Arap Baharının ardından Rojava Kürtlerinin durumu ‘defacto’ olarak değişti. Daha önce yıllarca hizmet verdikleri örgütün hala bu gerçeği görmek istemiyor ve onları kendi siyasi çıkarlarına göre yönlendirmek, yönetmek istiyor olmaları, gelişmeleri etkileyecek gibi görünmüyor. Çünkü işin içinde ABD “Emperyalizmi” var.  

Rojhilat Kürtlerinin, diğer parçadaki Kürtlerden daha milli olmaları ve gelişmelere örgüt gibi değil Kürt gibi baktıkları için yaklaşık 30 yıldan beri sırf Güney Kürdistan’a zarar gelmesin diye, sessiz sedasız bilinmeyen mücadele vaktini beklediler.

1994 yılında kontrol ettikleri sınır bölgeleri ve KANDİL’i, İran’ın Güney yönetimine dayatması sonucunda terk etmek zorunda kaldılar. Bütün silahlı eylemleri durdurdular. 

İran, “Ne olur ne olmaz” gayesiyle, boşalan sınır bölgeleri ve Kandil’i PKK’ye teslim etti. 

Rojhilatin parti ve örgütleri de Süleymaniye, Koye Sancak ve Erbil’de göçmen kamplarına yerleştirildiler.

O tarihten beri, Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) yüzlerce Rojhilat Kürdünü, İran'a teslim etti, imha etti ve öldürttü. İran ajanları tarafından Süleymaniye’de takip etmelerine göz yumdu. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ise gelişmeleri izlemekle yetindi, Rojhilat Kürtlerini ihmal etti ve bir konsept geliştiremedi.

Rojhilat’ın Seqiz cezaevinden, Koronavirüsün yarattığı telaştan istifade ederek Güney Kürdistan’a kaçan Kürt mahkûm Mustafa Salimi’nin, Lahor Talabani’nin yönettiği asayiş birimleri tarafından İran’a teslim edilişi yarattığı yankı itibariyle ‘sanki bu tür olaylar hiç yaşanmamış’ gibi bir hava yarattı.

Tarihin derinliklerine inmeye gerek yok. Yukarıda belirttiğim gibi parti ve örgütler, eskiden aşiretlerin üstünlük sağlama uğruna düşman ile geliştirdikleri ilişkileri, bugün “modern siyasi kurumlar” bu çirkin ilişkileri sürdürüyor. Hem de kardeşini ve milletini pazarlama uğruna. 

Mustafa Selimi bu bağlamda İran rejimine teslim edildi. Hem de idam edileceğini bilmelerine rağmen. Onu teslim edenler, Kürdistan bağımsızlık referandumunda, Mesud Barzani’yi arkadan hançerleyen ‘hainler’ idi. “Görmedik, etmedik” türünden açıklamaları gerçekleri örtbas edemezler. Çünkü, Mustafa’nın idam öncesi ailesi ile yapacağı son telefon görüşmesini tahmin etmemişlerdi. 

Mustafa ailesine, “Beni, YNK asayiş birimleri teslim etti” demişti. 

Bir de buna, Süleymaniye’nin kasabası Pencewin’den ABD’de bulunan Rojhilatlı Kürt gazeteci Ali Cwanmerdi’ye gönderilen sesli mesajı eklemek gerek. 

O mesajda, “Pencewin Asayişinden Kamran Pirşeng ve ekibi Mustafa Salim’i Rojhilat sınırında bulunan SEYRANBEND Asayiş noktasında görevli olan Şeyh Awad’a teslim ettiler,” ifadeleri yer alıyordu.

Şeyh Awad ise Mustafa Selimi’yi kelepçeli haliyle sınırda 7 saat beklettikten sonra Mustafa’yı almaya gelen askeri istihbarat olan Karargâh-i Ramazan birimlerine teslim ediyordu.

Kuşkusuz referandum döneminde olduğu gibi, YNK kadrolarının çoğunun bu gelişmelerden haberi yok. Kosret Resul, Şeyh Cahfer, Mele Baxtiyar, Adnan Mufti, hatta Kubad Talabani bile o ihanetten haberdar değillerdi. 

Mustafa Selimi’nin teslim edilişi de benzeri bir durum.

Bu hadise gösteriyor ki hala YNK’de bulunan yurtseverlere rağmen, İrancı grup söz sahibi.

Söz konusu bu durum da Kürdistan’da daha çok sıkıntıların meydana geleceği izlenimini veriyor. 

 

Rojhat Amedî

15.04.2020