image

Bölgede Batı’nın önemli bir müttefiki haline gelen Kürtler de bu konjonktürde bir araya gelerek Kürt milletinin kazanımlarını birlikte ve beraberce korumayı seçme yolunda önemli adımlar atıyorlar.


Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maskeler kitabında, “Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır” der. Bilindiği üzere Fanon, anti-sömürgeciliğin piri kabul edilen bir öznedir. 

Bu sözün derinliği aslında göründüğünden çok daha fazla mana içeren bir tecrübenin, bir deneyimin dile gelişidir. Çünkü, sömürülen topraklarda yaşayan insanlar eğer iradesini teslim etmeye meyilli ise ‘sömürgeciyi bir baba motifi’ olarak kabul eder ve kendi kimliği dışında hareket etmeye başlar. Fakat eğer bir millet birçok zorbalık ve despotizme karşı direnç gösterir ve ‘sömürgenin işgalci fantazmasına yenik düşmezse’ işte o zaman mücadele ettiğini tüm dünyaya kanıtlar ve millet olmanın gerekliliğini, sorumluluğunu yerine getirir. 

İkinci açılıma en iyi örnek elbette Kürtlerdir. Çünkü, Kasr-ı Şirin antlaşmasından, Sykes-Picot’a kadar toprakları her zaman bölünerek işgal edilmesine izin verilen Kürtlerin o toprakları yeniden kazanma azmi, kararlılığı en yoğun derecede sürmektedir. Çeşitli lobi ve güç yoksunluğundan kaynaklı olarak uluslararası mecrada politik anlaşmalarda yer almakta zorlanan Kürtler, son yıllardaki mücadele ve disiplinleri ile bölgede ne kadar etkin ve yetkin bir millet olduklarını gösterdiler. 

“Kürt birliğini inşa etme ve geliştirme”

25 Eylül 2017 Kürdistan Bağımsızlık Refarandumunundan, 2014 yılında IŞİD terör örgütünün saldırısını egale edip zafer kazanma aşamasına kadar Kürtler, Orta Doğu’daki varlığını, “İstikrar, adalet, demokrasi ve eşitlik” ilkesi çerçevesinde göstererek bölgede dizayn edilmesi planlanan yeni konfigürasyonda yer almaları gerektiğini Batı ve uluslararası toplumun zihnine işledi. Kürtlerin buradaki en önemli avantajı global devletlerin verdiği destekten ziyade IŞİD’e karşı verdikleri onurlu ve insani savaştan dolayı dünyadaki birçok milletten aldıkları destek idi.  

Malumunuz, iç savaşının devam ettiği Suriye’de yeni bir düzenin tesis edileceği gayet olası bir durum. Bu bağlamda anayasa çalışmalarının sık sık gündeme geldiği Suriye’de, toprakların hemen hemen üçte birini kontrol altında tutan Kürtler ana faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Rojava Kürtlerinin temsiliyetini elinde tutan Kürt yetkililer, yakın bir zamana kadar ideolojik anlamda birbirinden ayrı formlarda politika yürütmekteydi. Lakin geçtiğimiz günlerde ABD’nin başını çektiği ve Fransa’nın da tekrar devreye girerek Rojava’daki önemli siyasi oluşumları bir arada toplayarak ‘Kürt Birliğini inşa etme ve geliştirme’ görüşmeleri yapıldı. 

Kürtler arasında yapılan görüşmeler sağlıklı bir yönde gelişti ve hem PYD hem de ENKS kanadı görüşmelerin olumlu geçtiğini, tarafların objektif olmaları durumda ikinci aşamanın yapılarak Rojava’da Kürtlerin birliğinin tesis edilmesi gerektiği belirttiler. 

Bu açıklamalar Kürtleri, Kürtler ile vurmak isteyenlerde kısmi bir felç durumu geliştirdi. Kürtlerin birlik olmasına şiddetle karşı çıkan Türkiye ise Kürt kanadından gelen açıklamalarla adeta ‘Osmanlı tokadı’ yemiş duruma düştü.  

“Kürtlere yönelik terörist kartı yeniden devrede”

Ankara bu minvalde Kürtlere yönelik ‘teröristler’ kartını hemen devreye soktu. Fakat Kürtlerin terörist olmadığını tüm dünya IŞİD’e karşı verilen savaşta görmüş ve deneyimlemişti. 

Fakat Ankara, Kürtlere karşı öfkesini Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun dün Rojava ile ilgili yaptığı bir açıklama ile bir kez daha net bir şekilde gözler önüne serdi. Çavuşoğlu açıklamasında, “Biz Kürtlerin statü sahibi olmasını istemiyoruz ve bunu engellemek için elimizden ne gelirse yaparız” şeklindeki üslup ile Kürtleri açık bir şekilde tehdit etti.

Ama bu yöntem Türk resmî ideolojisi gereğince çok normal bir yaklaşımdır. Çünkü Türkler hep, Kürtlerin hak ve özgürlüklerini engelleme ve asimile etmek için, “böl yönet” siyaseti izlediler. Kürtleri, birbirlerine karşı kışkırtarak önemli bir bölümünü kendi saflarına çekerek bu politikayı 90’lı yıllara kadar başarılı bir şekilde sürdürebildiler. 

Türkiye’nin, 90’lı yıllara kadar süregelen Kürt politikası, güney ve son yıllarda Güneybatı Kürdistan’daki gelişmeler ile daha tanınır hale geldi. İlk yıllarda, Güney Kürdistan’ına karşı olan düşmanca yaklaşım tutmayınca, bu kez Güney Kürdistan’ı ile geliştirdiği ilişkiler yörüngesinde Kürt ve Kürdistan meselesinin Güney’in dışına sıçramasını engellemek için çalışmalara başladılar. 

Fakat, Güneyde dikilen özgürlük ağacının meyveleri Rojava’ya da sıçradı. Kendi topraklarında bile kimliksiz yaşamaya mahkûm bırakılan Kürtler, Dünya’nın en tabii haklarının kendileri için de geçerli olması mücadelelerine kararlılıkla devam ettiler. Güney, kendi tecrübelerine dayanarak, Rojava’daki kardeşleri ile dayanışmaya başladı. 

Başkan Mesud Barzani’nin inisiyatifinde gelişen bu dayanışma, Türkiye’nin Güneyi tehdit etmesine neden oldu ve başlatılan “sıcak ilişkiler” zedelenmeye başladı, referandum döneminde ise tamamen koptu ve tehdit derecesine ulaştı. 

“Terörist Kürtlere karşıyım imajı” 

Kürtlerin, ‘Türkiye, Kürtlerin statü sahibi olmasından rahatsız’ gerçeğini kavraması gerek. Türkiye, Kürtlerin birliğini engellemek için en kirli ilişkileri geliştirebiliyor ve kendi “Kürdünü” yaratmaya çalışıyor. 

Türkiye’nin ENKS ile olan ilişkileri de bu çerçevede gelişti. İlişkilerin detayları üzerinde durmaya gerek yok. Ancak Türkiye, ENKS politikası ile kuzey Kürtlerine ve Dünya’ya “Ben Kürt düşmanı değilim, sadece ‘terörist Kürtlere’ karşıyım” imajını yaratmak istedi.

Fakat Türkiye’nin ENKS ile Suriye’deki Kürt politikasını şekillendirmek istemesi uluslararası koalisyonun önemli müttefiki haline gelen Demokratik Suriye Güçlerini (DSG) tasfiye etmeye yönelik idi. 

Ama ABD ve Fransa öncülüğündeki uluslararası koalisyon, Suriye’de Kürtler olmadan istikrar ve barışın sağlanamayacağı gerçeğini kavradıkları deneyimlediği ve hatta Kürtlerin Suriye’deki istikrarın ana faktörü olabileceğini kavradıkları için, işe önce Kürtleri bir araya getirmeye karar vermekle başladılar. 

Kürtlerin birleşmesinden endişe duyan Türkiye durumdan elbetteki rahatsız idi. Bu minvalde uluslararası koalisyonun bu girişimlerini önlemek için ENKS’yi Şubat ayında Ankara’ya davet etmiş ve ENKS’yi, “Suriye Kürtlerinin meşru temsilcileri” olarak takdim etmişti. Fakat Kürtler, durumdan rahatsız olduğunu belli etmiş, temsiliyetlerini Türkiye ortaklığı ile değil Kürt milletinin kararı ile Cenevre’de kendi taraflarınca olması gerektiğini anlamışlardı. 

“Yeni düzen şovenizmden değil, Kürt demokrasisinden geçiyor”

Türkiye’nin dostça görünen stratejik yaklaşımı hem Kürtler hem de Kürtlerin dostları tarafından anlaşılınca, Kürt birliği daha da zaruri olur hale geldi ve bu çerçevede birlik görüşmeleri hızlandırıldı. 

Kürtlerin birlik görüşmelerinin olumlu sonuçlar verdiğini gören Türkiye, bu durumu kabullenemedi ve dün Çavuşoğlu yaptığı açıklama ile Kürtleri yeniden terörist ilan ederek Türkiye’nin öfkesini tekrar kustu. 

Fakat bu iş Türkiye’nin tehditleri ve Kürt düşmanlığından daha ciddi bir iştir. Çünkü Orta Doğu yeniden tesis ediliyor ve Orta Doğu’nun istikrarı Türklerin şovenizm geleneğinden değil Kürtlerin demokrasi yönetiminden geçiyor.

Bölgede Batı’nın önemli bir müttefiki haline gelen Kürtler de bu konjonktürde bir araya gelerek Kürt milletinin kazanımlarını birlikte ve beraberce korumayı seçme yolunda önemli adımlar atıyorlar. 


Rojhat Amedî 

17.05.2020