image

Avrupa’da yaşayan siyasi Kürtler, hâlâ Türkçe düşünür Türkçe okurlar ve Türkçe yazarlar. İş hayatına atılırken de Türk kimliğini öne çıkarırlar. Türkiye ile hiçbir bağı olmayan, Avrupa’da doğmuş büyümüş çocuklarıyla bile Türkçe konuşurlar. Yani kendi çocuklarını Türk kültürü ile yetiştirirler.

Avrupa, özellikle 60’lı yıllardan sonra, önce misafir işçilerin, daha sonra da siyasi nedenlerden dolayı ülkelerinde kalamayan Kürt siyasilerinin ikinci vatanı oldu.

İşçi statüsünde olan Kürtlerin ülkeyle bağı kopmadı, yıllık izinlerini kendi ülkelerinde geçiriyorlardı. Gidiş gelişlerde sıkıntı yaşamamaya özen göstermek zorunda kalıyorlardı. Aynı durum siyasi Kürtler ve Türkler için geçerli değildi. Örneğin, 80’li yıllarda aynı fabrikada çalışan bir Türk işçisi, İstanbul havaalanında tesadüfen karşılaştığı iş arkadaşı olan bir Kürt yurtseverini ‘Hadi bakalım, sıkıysa burada da Kürt olduğunu söyle’ diyerek tehdit etmişti. Türkiye’de yıllık iznini kullanan birçok Kürt, Türk Emniyet güçleri tarafından takip altına alınmışlardı.

Dolayısıyla ülkeden bağını koparmak istemeyen bu Kürtlerin dikkatli davranmaları gerekiyordu.

İşçi statüsüyle Avrupa’ya gelen Türk ve Kürt işçilerinin önemli bir kesimi, daha sonra işveren olarak ticarete atıldılar. Bunların önemli bir bölümü bugün Türkiye ve Avrupa arasında gelişen ticaretin bel kemiğini oluşturdu diyebiliriz.

Yani Türkiye ve Avrupa arasında gelişen milyarlarca avroluk ticaretin büyük bir payı, bahse konu misafir işçiler sayesinde mümkün oldu. Ve bunların en azından yarısı kadarı Kürt misafir işçileriydi.

Ancak bütün bunlar maalesef Türk kimliği altında yapılıyor.

Türkiye’den Avrupa’ya ihraç edilen bütün ürünler Türk menşeili, Türk isimli ve Türk bayrağı ile süslenmiş ürünlerdir. Türkiye’den gelen bütün ürünlerin Türk malı gibi pazarlaması yapılır. Kürt şehirlerinden gelen ürünler de Türk malı gibi sunulur.

Örneğin; Avrupa’nın hizmet sektörünün %80’i Kürtlerin elinde. Ama bu hizmeti de Türk kimliği ile yürütürler. Çünkü hâlâ Türklerden çekiniyorlar. Kürt kimliğini ve anadilleri olan Kürtçeyi ticari hayatta asla kullanmazlar. Ticari hayatta bilmeyerek Türklüğe hizmet ederler.

Misal; Diyarbakır, Urfa ve Antep’in mutfağı ve kebap türleri meşhurdur. Ama Türklerin elinden Avrupa’ya kaçmış Kürtler, bunu ‘Turkish Kebab’ olarak sunarlar. Veya Araplara has olan Lahmacunu, ‘Turkish Pizza’ olarak pazarlarlar. Kurdukları Restoranların menü ve müzikleri de Türkçedir.

Kürtlere has kebaplarını ‘Kurdish Kebap’ olarak sunma cesaretleri de yoktur. Türklerin “ne mutlu Türküm diyene” şiarı hâlâ belleklerinden silinmiş değil. Hâlâ kendi ülkelerinde bolca tecrübe ettikleri korku ile yaşamaktadırlar.

İstanbul’da karşılaştıkları Türk iş arkadaşlarının ‘hadi bakalım, sıkıysa burada da Kürt olduğunu söyle’ tehdidi onları oldukça korkutmuştur.

Gelelim asıl rahatsız edici konuya;

Türkiye’den işçi sıfatı ile Avrupa’ya yerleşen Kürtleri bir yere kadar anlamak mümkün. Ancak, yıllarca Kürt siyasetinde bulunmuş, bu uğurda yıllarca hapishanelerde kalmış, envai çeşit işkencelere maruz kalmış ve sonunda Avrupa’ya sığınmak zorunda kalmış Kürt siyasilerini hiç anlamıyorum. Çünkü bu siyasi Kürtler hâlâ Türkçe düşünürler, Türkçe okurlar ve Türkçe yazarlar. İş hayatına atılırken de Türk kimliğini öne çıkarırlar.

Türkiye ile hiçbir bağı olmayan, Avrupa’da doğmuş büyümüş çocuklarıyla bile Türkçe konuşurlar. Yani kendi çocuklarını Türk kültürü ile yetiştirirler. Çocuklarını bazı Avrupa ülkelerinin Kürtlere sağladığı anadilde eğitim derslerine göndermezler ama Türkçe derslerine gönderirler.

Kendilerince, -örnek aldıkları Türk akademisyenlerinin buyurduğu gibi- Kürtçe akademik bir dil değil ve olamaz, Kürtçe yetersiz bir dildir, sosyal hayatta kullanılacak bir dil değildir derler. Belki de ticaretleri sarsılmasın diye buna inanmak isterler.

Oysa Kürtçenin Ortadoğu’da Arapça’dan sonra en zengin dil olduğu gerçeğini bilmezler.

Kısa bir süre önce, Le Français Dans Le Monde dergisi dünyanın en etkili dilleri listesini yayınlamıştı. Derginin 335’inci sayısında; Kürtçe, hiçbir ülkede resmi dil olmamasına rağmen ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin Kürtçe’yi imha etmeyi hedefleyen asimilasyoncu politikalarına rağmen, binlerce dil arasında etkili ve zengin bir dil olarak 31’inci sıraya koyulmuştu.

Kürtçe, Kürtlerin devlet sahibi olmamalarına rağmen, binlerce dil içerisinde, çoğu dili geride bırakmıştı. Hatta batı dilleri içeresinde bile bazı dilleri geride bırakmıştı.

Kürt siyasilerinin âşık olduğu Türkçe, yaklaşık 750 yıllık devlet dili olmasına rağmen Kürtçeden sadece 6 sıra ileride yerini almıştı.  

Farsça, İran, Afganistan ve Tacikistan olmak üzere 3 devletin resmi dilidir ve Farsça dünyanın ilk 10 tarihi dilleri arasındadır. Buna rağmen yapılan araştırmalarda Kürtçenin gerisinde kalmıştır.

Türkiye dışında sürgünde yaşayan Kuzeyli Kürt siyasileri, uğruna mücadele ettikleri Kürtçenin ne kadar zengin bir dil olduğunu ya kavrayacak kapasiteden yoksun ya da kendi dillerini ciddiye almıyorlar demektir.

Türkiye dışında sürgünde yaşayan Kuzeyli Kürt siyasilerinin bu durumu büyük bir trajedidir, olayın başka bir izahatı yoktur.

40-50 yıl boyunca Kürt siyasetinde bulunmuş, ancak hâlâ sürgün yaşamlarında bile Türkçe’yi anadili gibi kullanıyorlarsa, uğruna mücadele ettikleri anadilleri olan Kürtçe’yi kullanmıyor ve ciddiye almıyorlarsa, burada büyük bir terslik vardır.

Sürgün hayatında bile kendi anadilini kullanmak için çaba sarf etmeyen, Türkçe’yi siyasi literatürde, iş hayatında ve sosyal hayatta anadili gibi kullanan bu siyasilerin, Kürt milletine yapabilecekleri hiçbir şey kalmamıştır.

Eğer, kendileri Kürtçe’yi bilmiyor ve kullanamıyorlarsa bu Kürtçe’nin yetersiz olduğu anlamına gelmez. Bu tamamen onların yeteneksizliğinden kaynaklanan bir durumdur.

Başlangıçta bellirtiğim gibi;

Avrupa’ya işçi olarak gelen Kürtlerin bir yere kadar Türkçe konuşma alışkanlıklarının sebepleri anlaşılabilir; ancak Türkiye ile bağları kalmayan Kürt siyasilerinin hâlâ Türkçe’yi hayatın her alanında kullanmalarını anlayışla karşılamak mümkün değildir.

 

Rojhat Amedî

18.01.2019