image

Ermeni Katliamının yıl dönümünde, Apo Heyder ve uzun bir yürüyüşten sonra Talat Paşa'ya ulaşan ve onu Berlin'de öldüren Sogomon Teleryan:

Yeni bir yıl başlamış ve bahar kokusu geliyordu. Kardelenler beyaz karların içinde  yavaş yavaş görünmeye başlamıştı. Fakat kötü bir gün üstümüze üstümüze geliyordu. Çünkü binlerce Osmanlı/Türk askeri Erzincan’a bağlı köyümüzün etrafını sarıyordu. 

Sorgusuz sualsiz, kısa sürede bütün yaşlılarımızı topladılar ve bizi önce Erzincan-Dêrsîm arasındaki bir köy yoluna doğru sürdüler, daha sonra o yolun adı ‘Ölüm Yolu’ oldu.

Kapkaranlık bir geceydi,

Ve ölümden daha sessizdi.

Uzaktı, evet çok uzaktı yol,

Tahmin edilemeyecek berbat bir nefesten 

daha ağırdı adımlarımız

Nasıl soğuk ve ayazdı

Nasıl bir ilkbahar o,

Ellerimiz ve ayaklarımız titriyordu,

Yüreğimiz ve ciğerimizin kaskatı kesiliyordu.

Derin, tenha ve ıssız bir vadide,

Acımasız jandarmalar bizi durdurdu.

ve soyup soğana çevirdiler,

Para, altın ve ziynet, neyimiz varsa aldılar.

Sonra?

Süngü ve tüfek sesleri,

Vızır vızır silah sesleri.

Toprağa düştü kardeşim,

gözlerimiz önünde.

Kız kardeşimi aldılar, kirli bedenleriyle ona göz diktiler,

Yere düştü anam çığlık çığlığa.

Tüfekleri gözlerimin önünde ateşliyorlardı,

Gökteki yıldırımlar gibi parlıyorlardı kurşunlar.

Canhıraş bir itiş kakış ve hengameydi.

Çaresiz çocukların inleyişleri göğe yükseliyordu.

O yeniyetme canlar tek tek toprağa düşüyordu,

O günahsız canlar kanla yıkanıyordu.

Uyandım, kuşluk vaktiydi,

Tanrım! Uyandım ki ne göreyim! Bu nasıl katliam!

Bir tarafta anne baba, diğer tarafta dede ve nenem,

Diğer tarafta kardeşlerim, dostlarım ve arkadaşlarım.

Hepsi ölüm sessizliğinde kucak kucağa

Hepsi kan içinde, sessiz ve hareketsizdi.

Bir mucize olmalı ki; 250-300 kişi arasında tek kurtulan bendim.

Bir şok ile uyandım ve korkudan haykıramıyordum 

Ama İntikam yemini ettim ve öyle yola koyuldum…

Biraz yol gittikten sonra, Dêrsîmli bir Kürt Çoban’a rastladım.

Halimden belli oluyordu az çok başıma gelenler.

Sessiz sedasız, derin derin bana baktı, sanki gözlerimde bir şey okumaya çalışır gibiydi. Allah’ın garibi korkunun ve kasvetin bağrından, ölümün kucağından döndüğümü nereden bilsindi! Eski bir yolcu olduğumu ve yok olmanın vadisinden geldiğimi Dêrsîmli Çoban Apo Heyder beni tuttu ve yavaş adımlarla ve gizliden beni evine götürdü. Apo Heyder’in evinde yaklaşık 4-5 ay kaldım.

Bir sabah kahvaltıdaydık, Apo Heyder’in birkaç köylüsü avluya girerek kulağına bir şeyler söylediler ve daha sonra gittiler. Ama ben hemen benden bahsettiklerini anladım çünkü konuştukları esnada bakıyorlardı fakat sesleri çok alçaktı, ne dediklerini anlamıyordum.

Apo Heyder bana yaklaştı ve dedi ki:

“Sogomon, Devlet Ermenileri evlerinde gizleyenleri katli için ferman çıkarmış. Eğer burada kalırsan, bizi suçlarlar ve seni de öldürürler.”

Toy bir delikanlı olarak, ne yapacağımı ve ne diyeceğimi bilmiyordum. Aklımdan sadece öldürdüklerimizin intikamı vardı. Can havliyle onu dinliyor ve ona bir şeyler söylemek istiyordum.

Ertesi gün, Apo Heyder gün doğmadan beni uyandırdı ve Kürt kıyafetleri giydirerek, “Sogomon, bu kıyafetleri giy, buradan hemen çıkmamız lazım, artık burada yaşayamazsın, seni İran’a götüreceğim. Zaten yüzlerce Ermeni oraya vardı, seni de oraya götürmemiz gerek” dedi.

Kıyafetlerin içinde bir Kürt genci olarak görünüyordum. Evet, Tam olarak Apo Heyder gibi görünüyordum. Yola koyulduk ve 7-8 gün yolculuktan sonra nihayetinde İran sınırına vardık. Apo Heyder beni Bazîdli köylülere teslim etti. Fakat sınırı geçene kadar o da köyde kaldı.

Her ne kadar kurtulsam da o ölüm yolculuğunu hiç unutamadım. Tahran’da, Ermeni hemşerilerimi gördüm. Günlük konuşmalarımı bize yapılan katliam üzerineydi. Ermeni toplumu arasında Osmanlılara karşı, özellikle de Talat Paşa’ya karşı müthiş bir karşıtlık peyda olmuştu.

1918 yılında Talat Paşa’nın Almanların yardımı sonucu bir gemi ile kaçtığı ve Almanya’ya ulaştığı bilgisi yayıldı. Ben de karar verdim ve Talat Paşa’nın peşine düşecektim. Kısa bir zaman sonra Fransa’ya ulaştım ve Paris’e yerleştim. Bir yıl sonra da Talat Paşa’nın da kaldığı Berlin’e gittim.

Berlin’de Kreuzberg Mahallesi’nde, Ermeni bir terzinin yanında işe başladım ve aynı zamanda onun dükkanında kaldım.

Benim için öncellikli olarak kalacak yer ve iş. Hem ben Talat Paşa’nın kaldığı yeri keşfetmiştim. Ona yaklaştım, onun bulmam ve hedefime ulaşmamam az kalmıştı.

Berlin’de üç kaldıktan sonra Talat Paşa’nın işyerini ve kaldığı yeri öğrendim.

Erns-Reuter-Platz’da, büyük bir evde ve sahte bir isimle kalıyordu. Aynı bölgede, Hardenberger Strasse 37’de Ditmar adında bir Alman kadının yanında bir oda tuttum. Her güm Talat Paşa’yı izliyordum. Hangi gün nerde, hangi çay ocağında, kafeteryaya gidiyor, hangi sinema ve tiyatroya gidiyordu, bunları not ediyordum.

Karar Günü

15 mart 1921’de, saat 9 sularında, silahımı aldım ve evden çıktım. Hardenberger Strasse caddesinde Talat Paşa’yı beklemeye koyuldum. Yağmur yağıyordu ve korkuyordum ki Talat Paşa o gün dışarı çıkmasın. Bir yarım saat kadar bekledikten sonra Talat paşa göründü. Elinde şemsiyesiyle Zoologische Garten’a doğru yola koyuldu. Ben onu izlemeye koyuldum, Hardenberger Strasse ve Fasanenstrasse’in kesiştiği caddenin civarında ona yetiştim.

 Onu arkadan vurmak istemiyordum. Bu yüzden ona seslendim ve dedim ki “Talat, dön!“ 

Talat döndü ve ona dedim ki:

“Ermeni katliamı emrini verdiğinde, bir gün benim gibi Ermeni bir gencin karşına çıkacağını düşünmedin mi hiç?”

Konuşmasına izin vermeden, alnına sıktım kurşunu. Talat yere düştü ve ben oradan uzaklaştım…

Ve Alman Mahkemesi’nde: “Talat Paşa’yı bilerek ve isteyerek öldürdüm, pişman değilim, aksine mutluyum onu öldürdüğüm için!” dedim.


Rojhat Amedî

24.04.2020