image

PeyamaKurd - Kürt kadını yıllardır bir hak arayışı içerisinde. Arayış çoğu zaman feminizm çatısı altında yürütülmüştür. Bu nokta da acaba ne kadar Kürt kimliği ile hareket edilmiştir? Ayrıca feminizim Kürt kadını için ne kadar gereklidir? Ya da söylendiği gibi lüks müdür? Bu soruları gazeteci yazar Mustafa Zengin’e sorduk.

Zengin, PeyamaKurd'e konuşarak, "Kadınların yeteri kadar Kürt kimliği ile hareket etmiyorlar. Türkiye'deki feministler, olumlu anlamda en iyi ihtimelle Kürt kadınlarının sadece "kadın" olan veçhesine pozitif bir ilgi duymuşlardır" diyor. 

Kürt kadını özelikle son 20 yılda kadın haklarını savunmada gözle görülür bir mücadele içerisinde oldu. Sizce bu müccadele ne kadar Kürt kimliği ile ilişkilendirilebilir?

Öncelikle burada kadın mücadelesi, kadın kimliği ve/veya feminizm adına bir erkek olarak konuştuğum için, popüler bir ifadeyle 'linç' yeme ihtimalinin yüksek olduğunu ifade etmeliyim. Zira kadın özgürlüğü ve hakları mücadelesi olarak feminizm adına konuşma hakkı, feministlerce tekeline alınmış, mülk edilmiş durumda. Ama böyle olmaması gerektiğini öğrenmemiz gerekir. Çünkü kadın özgürlüğü ve haklarının kazanılması, sanırım bir veçhesiyle erkeklerin de bu alanda söz söyleyebilme cesaretine ve hakkına sahip olmaları ile mümkün olur.

Mesela Bianet isimli haber sitesi kadına yönelik erkek şiddeti ile ilgili haftada bir tane olmak üzere 52 hafta boyunca 52 tane erkeğin konuyla ilgili yazılarına yer verdi. Yanlış anlaşılmasın, ben, erkeklerin kadınlarla ilgili karar verici bir pozisyon ve güçte olmaları gerektiğini söylemiyorum. Zaten cinsiyet eşitliği çerçevesinde verilen kadın hakları mücadelesinin temel olarak karşı çıktığı mesele de budur. Ve benim kanaatim de bu yönde. Fakat yine de erkekler olarak lehte yahut aleyhte olsun, fikir beyan etmemize engel değildir. Şayet düşünce ve ifade özgürlüğü diye bir şeye inanılıyorsa. 

Fakat yine de vurgulamak isterim ki, ben milliyetçilik- feminizm ilişkisi mevzusunda temel olarak milliyetçiliği dert ediyorum. Sorunuza gelince. Evet, Kürt kadının, kadın kimliği ve hakları adına yürüttüğü mücadelenin 90'lı yılların başından beri belirleyici bir etkisi ve gücü olduğu genel kabul gören bir düşüncedir. Bu, o yıllardan önce Kürt kadının, kadın kimliği ve hakları adına bir mücadelesinin olmadığı anlamına gelmiyor.

Nitekim 1919 yılında kurulmuş bir Kürt Kadınları Teali Cemiyeti var. Yine Doğu ve Güney Kürdistan'da kurulmuş Yekîtîyî Afretekanî Kurdistan (Kürdistan Kadınları Birliği) yapılanmaları var.

Fakat Kuzey Kürdistan ve Türkiye alanlarında kadın kimliğine, haklarına ve özgürlüğüne dair mücadeleyi ulusal mücadeleye eklemleyerek, ulusal mücadelenin içinde bir parça kılarak belirgin bir şekilde varlık gösteren Kürt kadınları, 90'lı yıllarda ortaya çıkmaktadır. Hatta Kuzey Kürdistan ve Türkiye'de feminizmin üçüncü dalgasının, ki bu da 90'lı yılların ikinci yarışına denk geliyor, Kürt kadın örgütlenmesi ile başladığı söylenir. 

Bu yıllarda, daha net bir tarih vermek gerekirse 1996 yılında yayın hayatına başlayan Roza Dergisi'ni görüyoruz. Bu dergi etrafında birleşen Kürt kadınları, kendilerini var olan Kürt siyasi partilerinden bağımsız bir oluşum olarak tanımlıyordu. Derginin kurucu isimlerinden olan ve genel yayın yönetmenliğini yürüten Fatma Kayhan, ki yanılmıyorsam şu an Avrupa'da yaşıyor, kendilerinin "Kürdistan'daki ilk feminist dalga" olduğunu söylüyor.

Bu derginin belki de en önemli özelliği, antikolonyalist bir çizgide yer alıp cinsiyetçilik ile birlikte ırkçılık meselesi üzerinde de özellikle durmasıydı. Bu çercevede Kürt kadınlarının maruz kaldığı şiddet, baskı ve ayrımcılıkları onların Kürt ulusal kimliklerinden bağımsız ele almıyorlardı. Fakat 90'ı yılların sonu ile 2000'li yılların başlarında kadın özgürlüğünü ulusal özgürlüğe öncelik kılan, hatta ulusal özgürlüğün zorunlu bir koşulu gibi yorumlayan bir kadın örgütlenmesi kendini göstermeye başladı.

Kürt kadınının cins kimliğini ulusal kimliğinden yalıtmaya, bağımsız ele almaya, izole etmeye hizmet eden bu kadın örgütlenmesi, cins kimliği lehine işlemek üzere her iki kimlik arasındaki mesafeyi gittikçe derinleştiren bir politika izledi. Yani ulusal kimlik, ilgili kadın örgütlenmesi için cins kimliğine nazaran tali ve ikincil konumda yer alan bir mesele oldu.

Elbette bu kadın örgütlenmesinin içinde bazı kadınların ulusal kimliği, hiç olmazsa kadın kimliği ile eşit bir pozisyon ve önemde tuttuğu doğrudur. Fakat bu, tamamen o kadınların bireysel düşünce ve tutumları ile ilgili ve sınırlı bir durumdur. Biz burada, meseleye dair örgütün kurumsal, ideolojik ve sistematik yaklaşımı ve anlayışını irdelemeye çalışıyoruz. Örgütün yönetici kadrolarının yaptığı konuşmalardan dergi ve haber ajansları gibi yayın organlarına kadar, hepsinde kadın kimliğini temel, hatta tek mesele kabul eden bir anlayışın barizliğine şahit oluyoruz. 

Halbuki Kürtlerin, ulusal kimliği merkeze alan milliyetçi bir çizgide olması gerekir. Kürtler gibi bir ulusun milliyetçiliğini yapmak, feminist olmaya, dindar olmaya, sosyalist olmaya, liberal olmaya, demokrat olmaya, hümanist olmaya engel değildir. Ama maalesef söz konusu Kürt milliyetçiliği olunca, feminizm, İslamcılık, sosyalizm, liberalizm, hümanizm gibi ideolojik anlayışlar birer alternatif olarak Kürtlere sunuluyor. Mevzumuz bağlamında söyleyecek olursam, milliyetçilik ile feminizm birbirlerinin alternatifi değiller, olmak zorunda da değiller. 

Kürtler gibi sömürge birçok ulusun içinde milliyetçi feministleri/feminist milliyetçileri görmek mümkün. Ulusun özgürleşmesinin kadın özgürlüğününngarantisi olmadığı savunulabilir, ama kadının özgürleşmesinin ulusun özgürleşmesi olduğu hiç savunulamaz. Dolayısıyla kanımca, Kürt kadınları kendi cins kimlikleri ve özgürlüğüne dair mücadeleyi, ulusal kimliklerine dair mücadeleyi ve talepleri gölgede bırakmayacak şekilde sürdürmeliler. Tabii milliyetçi Kürtler de, Kürt kadının maruz olduğu hem ulus içi hem de sömürgeci şiddeti, baskıyı ve eşitsizliği görmezden gelmeden ulusal mücadelede bulunmalılar.

Türkiye'deki feminist oluşumların, Kürt kadının feminizm mücadelesindeki rolünde olumlu veya olumsuz nasıl bir etkisi var?

Yaklaşık iki ay önce, cezaevinde bulunan eski HDP'li milletvekillerinden Sebahat Tuncel'in "Türkiye Kadın Hareketi Ve Milliyetçilik" başlıklı bir yazısı yayımlandı. Tuncel, yazısında Amerika'daki siyahların hakları ve özgürleşmesi için mücadele eden Angela Y. Davis isimli siyahi bir feministin "Kadınlar, Irk Ve Sınıf" kitabından bahsediyor. Tuncel'in de işaret ettiği gibi Angela Y. Davis, ırkçılığın beyaz feminist hareket içindeki tezahüründen bahsediyor. İşte Sebahat Tuncel de, böylesi bir ırkçılığın ve milliyetçiliğin Kürtler soz konusu olduğunda Türk feminist hareketi içinde de ortaya çıktığını söylüyor. Bunu, bizim eleştirdiğimiz Kürt kadın hareketi içinde yıllardır aktivist ve yönetici olarak çalışan Sebahat Tuncel'in kendisi söylüyor. Ama bence Tuncel'in yanlışa düştüğü nokta şudur: 

'Türk feministlerini milliyetçilik yaptıkları için sorgulamak ve eleştirmek yerine, Kürt kadınlarının neden milliyetçilik yapmadıklarını sorgulayıp dert etmeliydi. Tıpkı Türk sol-sosyalistleri ile İslamcıları gibi, Türk feministleri de genel olarak Kürtlere, özel olarak Kürt feminist hareketine ırkçı ve düşmanvari bir gözle bakıyorlar.'

Türkiye'deki feministler, olumlu anlamda en iyi ihtimelle Kürt kadınlarının sadece "kadın" olan veçhesine pozitif bir ilgi duymuşlardır. Yani, onlara sadece kadın kimliği üzerinden bir katkıda bulunmuştur. Fakat sosyalist ve İslamcı örneklerde yıllarca gördüğümüz gibi, Türk feministlerine bulaşan Kürt feministleri de kendi ulusal kimliklerinden ve haklarından taviz vererek uzaklaşma kaderini paylaştılar.

Kendilerinin Kürt ulusal mücadelesi ve hakları adına çıkardıkları sesin Diyarbakır ile Ankara'daki tonu ve şiddeti arasında çok fark görüyoruz. Çünkü Ankara'da kabul görmek için o tonu ve şiddeti düşürmeleri gerekiyor. Evet, Türkiye feministlerinin salt kadın hakları ve mücadelesi adına Kürt feminist hareketine olumlu katkısı ve desteği olmuş olabilir, ama Kürt kadınlarının ulusal kimlik ve hakları hususunda ciddi olumsuz etkileri olmuştur. Ulusal kimlik ve mücadele konusunda Türk feministlerinin Kürt feministlerine nasıl yaklaştığını, yukarıda bahsettiğim üzere, Kürt kadın hareketinin aktif bir kadrosu olan Sebahat Tuncel kendisi dikkat çekiyor.

Feminizmin kürt kadını için bir lüks olduğunu dile getirenler oluyor. Sizce bunun nedeni Kürt kadınlarının son yıllarda milli söylem dışında sadece kadın kimliği ile hareket etmelerinden mi kaynaklanıyor?

Dikkat çektiğiniz durum, yani Kürt kadınlarının son yıllarda milli söylem dışında sadece kadın kimliği ile hareket etmeleri, muhakkak bir neden olabilir. Nihayetinde feminizm, Kürtler için gerek görülmeyen, ihtiyaç duyulmayan bir anlayış olarak ele alınıyor ve dolayısıyla bir "lüks" olarak addedilebiliyor. 

Çünkü feminizmi bir "lüks" olarak düşünen Kürtler nezdinde evvela gerekli olan,ulusal kimliğin kurtuluşu ve özgürlüğüdür; bir devlete ya da devletdışı bir politik-idari statüye sahip olmaktır. 

Kadın hakları ve özgürlüğü hareketi olarak feminizm, sınıfsal mücadelenin ifadesi olarak sosyalizm, dindarlar için İslam birliği olarak ümmetçilik gibi fikir akımlarının savunusu sonraya bırakılmalı. Bu fikir akımları "lüks" olmaktan ziyade, ulusal mücadelenin önünde handikaplar ve engeller olarak vazife görüyor. Evet, onlar nezdinde, ulusal kurtuluşu elde etmemiş bir ulusun kadın hakları mücadelesi vermesi, gereksiz, hatta saçma birşeydir. Ben kendim de bu anlayışa büyük oranda katılıyorum. Ama bir şerh düşerek.

Nedir o şerhiniz?

Feminizm, bunu sosyalizm ve ümmetçilik için söylemek ne kadar mümkün bilmiyorum doğrusu, ulusal kimlik mücadelesini, daha doğrusu milliyetçiliği dışlamadığı, "habis" ve "hastalık" olarak yorumlamadığı ve düşmanlaştırmadığı sürece Kürt kadınları için(de) varlık göstermeli. Bu, ulus içi, içe dönük bir feminizm olmalı. Milliyetçiliğe içkin ve milliyetçi bir renk ile boyanmış olmalı. Aksi halde feminizm, hakeza sosyalizm, ümmetçilik, hümanizm, Kürtler için bir "lüks" olmanın ötesinde, tehlikeli bir fikir akımı olarak varlık gösterir. Ulusal kimliği görünmez ve önemsiz kılan bir rol oynamaya başlar.

Temel olarak benim nazarımda da, bu ideolojik akımların ulusal kimliğini görünmez kılma ve bu kimliğin politik ve düşünsel mücadelesinin ifadesi olan milliyetçiliği kötüleyerek dışlama potansiyelleri çok yüksektir. Sürekli bu potansiyelin eylem ve ifadelerle gün yüzüne çıkmasını da müşahede ediyoruz.

Sizce Kürt kadın hareketleri anadil eğitimi konusunda herhangi bir ciddi hareket içerisinde olabildiler mi?

Öncelikle anadil eğitimi konusunda denilebilir ki, tüm Kürt siyasi hareketleri sınıfta kalmıştır. Hiçbirinin anadil eğitimi hususunda sürekliliği olan somut bir çalışması, çabası ve programı olmadı ve yok. Aynı şekilde Kürt kadın hareketlerinin de hiç olmadı. Ben, sırf "kadın kimliği" ne istinaden bu hareketlerin anadili eğitimi konusunda daha fazla hassasiyet göstermeleri gerektiğini savunan düşünceye de katılmıyorum. Kadına yüklenen, ondan beklenen bu gereklilik , daha çok kadına yüklenen "ana(lık)"; nosyonundan kaynaklanmaktadır. 

Yani, "kadın, aynı zamanda annedir" denilip anadili konusunda kadından daha fazla dikkat ve çaba beklenmektedir. Fakat Kürt dili, sadece o kadınların anadili değildir ve bu mesele de sadece o kadınların ve yapılanmalarının meselesi değildir.

Kürt erkeklerin ve diğer siyasi yapıların da aynı oranda anadili eğitimine odaklanması gerekir. Ama sorunuz dahilinde söylemek gerekirse, ilgili Kürt kadın hareketlerinin anadili eğitimine dair bir taleplerinin dahi olduğunu neredeyse göremiyoruz. Kadın kimliğini esas alıp öncelikli kılmaları, ulusal kimliğin temel bir bileşeni olan anadile ilgisiz kalmalarının doğal ve zorunlu bir nedeni olarak iş görüyor. Yayını hala devam edip etmediğini bilmiyorum ama "Hêvîya Jinê", isimli bir dergileri vardı. Derginin ismi Kürtçe olmasına rağmen, içeriğinin büyük bir kısmı Türkçe idi. Yine yayını devam eden "Jineoloji" isimli dergileri var. Bu derginin ise tamamı Türkçe. En azından bende bulunan 4-5 sayısının tamamının Türkçe olduğunu biliyorum. 

Özcesi, anadili eğitimini ve yaygınlaştırılmasını dert edinebilmek için de ulusal kimliği esas alan bir siyasetin failleri olmak gerekir. Ulusal kimliği talileştiren, ikincil konuma atan, hatta gereksiz ve modern kapitalizm eleştirisi çerçevesinde "kötü" kabul eden bir anlayış için anadili eğitiminin temel bir mesele olması beklenemez. Diğer taraftan anadili meselesinden bahsettikleri vakit de, modern anlamda bir "ulusal hak" olarak değerlendirmekten ziyade, kültürel ve folklorik bir unsur şeklinde ele almaktadırlar.

Aslında bu durum, neredeyse tüm Kürt taraflarına sirayet etmiş gibi. İdeal olan, Kürtlerin bir "ulusal hak";kapsamında anadili meselesine odaklanmalarıdır. Yani, yeri ve zamanı geldiğinde birçok Türk yöneticinin yaptığı gibi, Kürt dilini bir zenginlik, farklılık; olarak değerlendirmek yerine, anadilde eğitime Kürtlerin bir ulus olmalarından kaynaklı sahip olmalari gereken bir hak nazarıyla bakmalılar.