image

PeyamaKurd - Orta Doğu’nun siyasi atmosferinde, Kürtler her zaman var olmuş bir millettir. Kürtler, kimliklerini korumak ve haklarını talep etmek için yıllardır savaş vermektedir. Birçok siyasi konunun başat faktörü olan Kürtler milleti hak mücadelesini devam ettirmektedir. 

AK Parti 24-26. dönem Diyarbakır Milletvekili Mehmet Galip Ensarioğlu NETEW TV’de Zeynep Cager’in, Kürt siyaseti, Kürdistan Bölgesi ile Türkiye ilişkileri ve bir çözüm süreci başlar mı sorularını yanıtladı.  Ensarioğlu, “Kürtlerin bir yeri ve devleti olmadı özlemi insanların içinde hep var ya, işte Kürdistan Bölgesel Yönetimi, o özlemim vücut bulduğu yerdir” diyor. 


Siyasette uzun süre bulundunuz. Fakat şu an aktif siyasette değilsiniz. Galip Ensarioğlu kimdir ve şuan ne yapıyor? 

Ben 1966 Diyarbakır doğumluyum, aslen Dicleli’yiz. 16 yıl Doğruyol İl Parti Başkanlığı yaptım. Daha sonra Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığını yürüttüm. 24-26. dönemde AK Parti’den Diyarbakır milletvekilliğine seçildim. Fakat iki yıldır Milletvekilliği yapmıyorum ve aktif olarak siyasette de değilim. İşlerimize bakıyoruz ama tabi memlekette olanlar durumlar da bizi ilgilendiriyor. 


Diyarbakır ‘Kürtlerin kalbinin attığı yer  olarak biliniyor.’ Diyarbakır’daki genel siyasi atmosfer nasıldır? Bölge için önemi nedir? Bu çerçevede neler söylemek istersiniz? 

Diyarbakır tarihten bu yana önemli bir merkez konumunda. Geçmişte de bu de siyasi cazibe merkezidir bölgenin. Hem önemli bir ticaret merkezidir hem de önemli bir kültür merkezidir. Özellikle Kürtler açısından Diyarbakır’ın önemi var. Bölge siyaseti tamamen Diyarbakır üzerinden şekillenir. Diyarbakır’ın tarihten bu yana önemi ve büyüklüğü her türlü düşünceyi, fikri, anlayışı, her türlü ırkı bir arada tutan ve bu birliği oluşturması açısından da sorumlu bir kenttir. Ama son 30-40 yıldır yaşanan gelişmeler, yaşanan şiddet ortamı, çatışmalar işi biraz da farklı bir mecraya, farklı bir yere sürüklese de Diyarbakır her zaman bu ağırlığını koyarak gelmiştir. 

Bugün de bu ağırlığı korumaya çalışıyor ama kötü süreçler de yaşadığı geçmişten bugüne kadar. Daha önceki dönemlere bakıldığın da şehri yüzde 50’si gayrimüslim ve o dönem de yaşanan bir takım hadiseler, bölgenin demografik düzenin değişmesine neden oldu. Bölgedeki bazı kesimler daha sonraki dönemde siyasi hadiseler nedeniyle göç ettiler. Daha sonra 90’lı yıllarda çatışmalardan sonra da şehrin yerlisi, kentlisi çok oranda göç verdi. Ama bütün çevreden de göç aldı. Bölgenin farklı kültürlerini bir arada taşıyan bir kenttir Diyarbakır.  


Yani ideolojik çatışmalara rağmen asıl siyaset; Kürt kardeşliğinin, yaşamın önüne geçmiş midir? 

Tabi bu ideolojik körlük ve sıcak çatışma ortamı çok farklı duygusal bir takım şeylere insanı sürüklüyor. İnsanların bir takım gerçekleri görmesine, daha objektif davranmasına engel olabiliyor. Ancak su akar yatağını bulur ifadesi ile Diyarbakır’ın sahip olduğu misyon ve o ağırlığı yeniden baştan meseleleri toparlıyor. Bir zaman sonra bu farklılaşma ve o çatışmalar sonrasında kendi yolunu bularak yine normalleşiyor. Dünyadaki bu globalleşme ve iletişim çağı bütün tek kültürlülüğe doğru dünyayı sürüklüyor. Ama bu kültürleri koruyabilmek de hepimizin zorunluluğudur. Tarihten bugüne, bizim kimliğimizi temsil eden bu kültürü korumak da bizim sorumluluğumuzdur. Globalleşmeye rağmen bu kimliği korumak ve bu çabayı bizim göstermemiz bir sorumluluk gereğidir. 


Kürdistan Bölgesine de davet edilmiştiniz. Bu davette nasıl bir kardeşlik, nasıl bir siyaset vardı. Değerlendirir misiniz? 

Mesud Barzani’nin kendi başkanlık görevini Neçirvan Barzani’ye devrettiği teslim törenine davet edildik. Bizim gibi birçok şahsiyet de oradaydı. Tabi ki önemli bir mesele. Çünkü Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Bütün Kürtler için sembolik değeri olan bir yer. 

Hani şu ana kadar Kürtlerin bir yeri ve devleti olmadı özlemi insanların içinde var ya, işte Kürdistan Bölgesel Yönetimi, o özlemim vücut bulduğu yerdir. Orada bir düzenin kurulu olması, kendi kendilerini yönetiyor olmaları ve o yönetimin orada yaşam bulması tabi ki önemli.  


Türkiye’deki siyaset ne düzeyde. Yani Kürdistan Hükümeti ile tekrar sıcak ilişkiler, komşuluk ve ticari ilişkiler sürecek mi? 

Devam etmek zorunda. Çünkü orada referandum sonrası Türkiye ve Kürdistan Bölgesi Hükümetinin ilişkilerinde ciddi bir gerilme ve sıkıntı yaşandı. Ama bu tür dönemsel sıkıntılar aşılamayacak sıkıntılar değildir. Türkiye bu coğrafyanın en önemli devletlerinden biridir. Bu yüzden Türkiye kendi çevresindeki daha önceden Osmanlı’nın tabası olan bu milletlerin hamiliğini yapmak zorundadır. Bu akrabalığı, bu dostluğu her düzeyde geliştirmek zorundadır. 

Geçmişte Mesud Barzani’nin Türkiye ziyaretinde kullandığı bir cümle vardı. Diyarbakır’da bir cümle kullandı: “Kürtler, Türkler, Araplar ve Farslar bu coğrafyanın kadim halklarıyız ve hiç birimizin buradan çekip gitfme şansı yok. Birlikte yaşamak zorundayız, kardeşçe yaşamak zorundayız ve bu kardeşliği tesis etmek zorundayız. Evet geçmişten bugüne kadar Kürtlere zulmedildi ama rejimler Kürtlere zulmetti, halklar zulmetmedi.”

Bundan dolayı geldiğimiz noktada artık sorunlarımızı siyaset içinde kardeşçe çözebilmenin yolunu bulabilmeliyiz. Artık şiddet meşruiyetini yitirmiştir. Şiddet, silah olmamalı ve bütün sorunları kendi aramızda çözmeli ve bir arada kardeşçe yaşamalıyız. 


Referandumdan sonrası gelişen ortamda, Türkiye bu süreci kabul edecek mi? Ortada bir durağanlık var. Siyaset ortamı buna müsaade edecek mi? 

Etmelidir ve bunu yapacak olan da biziz. Netice itibari ile ortak menfaatlerimiz var. ilişkilerin kötü gitmesinde ne Türkiye’nin ne de oradaki halkların faydası vardır. Menfaatlerimiz ve geleceğimiz de ortaktır. O yüzden de bu ilişkileri de geliştirmek zorundayız. Şu anda da bile o gün gerilen ilişkiler onarılmaya çalışılıyor, bu Türkiye tarafından da onarılmaya çalışılıyor. Türkiye Dışişleri Bakanının 2 kez Erbil’e ziyareti var. Daha sıkı temaslar ve ilişkiler için bir takım girişimlerin yapıldığını biliyorum. İnşallah bu ilişkileri kısa sürede düzeltiriz. 

Orta Doğu’daki beklenmedik gelişmeler, Suriye’deki iç savaş, Türkiye’nin de orada bulunduğu çatışmalar sürüyor. Bu süreçlerde tabiki ilişkilerin zarar gördüğü olabiliyor. Bu ortamda geleceği birlikte kurmalıyız. Türkiye’nin Irak ile bu ilişkiler bozulmadan önce 12 milyar dolar ticaret hacmi vardı ve bunun neredeyse 10,5 milyar doları Türkiye’nin oraya sattığı mallar idi ve orada ticaretin geriye kalan kısmı Kürdistan Bölgesel yönetimi ile yapılıyordu. 

Kürdistan Bölgesine gidenlerin çoğu da bilir ki; Türkiye’deki mallar orada satılıyor, Türk şirketleri bulunuyor. Orada kendiniz Urfa’da, Diyarbakır’da gibi hissedersiniz. Ticari ve duygusal bağların yanı sıra ortak çıkarlarımız var. Bu coğrafyada Kürtlerin mutsuz olduğu yerde Türklerin mutlu olması mümkün değil. Birbirimize zarar vererek mutlu olamayız. Avrupa bunu denedi, bütün milletler birbirini kırıp geçirdi. Kimse kendi ulusal sınırları içerisinde mutlu olamaz. Sınırlar olabilir ama birlikte yaşamanın ve birlikte mutlu olmanın yollarını aramak zorundayız. Kürtler ve Türkler bu anlamda bin yıldır birbirlerine muhtaç olduklarında ve birbiri ile ilişkiler kurduklarında nasıl kazandıklarını iyi bilirler.  


Hendek olaylarına değinmek istiyorum. O gün yaşanan olaylara ilişkin neler söylemek istersiniz?

Hendek olayları bir cinnet hali idi. Açıkçası bizim bilemediğimiz birtakım sebepleri olduğu kanaatindeyim. Çünkü bunu mantıklı bir şekilde anlamanın bir yolu yok. Yani bir anda çözüm sürecini yaşadığımız dönemde YDG-H diye gençlerden oluşan, siyasal bilinç seviyesi daha düşük, sorgulamadan emir uygulayan mahalle gençlerinin oluşturduğu o yığınlarla bir şey yapılmaya çalışıldı. Siyaset yapmıyorum inanın şu an ve yerel yönetimlerin iyileştirilmesi için Türkiye’de ciddi adımlar atıldı. Büyükşehir yasasından sonra Diyarbakır ve Sur belediye başkanları HDP’nindi ve encümenlerin çoğunluğu HDP’nin iken biz Sur, Cizre’de özerklik ilan ediyoruz dendi. 

Silahlı gruplar hendekler kazarak, bombalar yerleştirerek özerklik ilan ettiklerini söylediler. Dünyanın en demokratik ülkesinden en antidemokratik ülkesine kadar, hiçbir ülke kendi hükümranlık alanı içinde herhangi bir beldenin veya ilin bir kesiminin silahlı bir grup tarafından tek taraflı olarak özerklik ilan edildi açıklamasına seyirci kalmayacağını herkes bilir. Yani devleti o çatışma sürükleyip çatışmaya mecbur bıraktılar. O gençlere emri veren herkes bilir ki devlet ne müsaade eder ne de böyle bir şeyin gerçekleşmesini mümkün olabilir. Ne oldu sonuç itibari ile 5 binin üzerinde genç öldü. 15-20 yaşlarında gençler öldü. 

700-800 civarında polis ve asker öldü. Ne oldu şehirler, tarihi mekanlarımız yıkıldı. Sonuç itibari ile bu özerkliği kime karşı ilan etti bu insanlar? HDP zaten belediyeyi yönetiyordu, bunu kime karşı yaptılar. Üst akla biz 500 bin genci silahlandırdık, devlet panikleyecek çatışacak, ağır silahlar kullanılacak ve halk ayaklanacak. Böyle bir tertip nasıl bir körlüktü, bunu anlamak mümkün değil.

Bununla birlikte çözüm süreci de bitmiş oldu, siyasal iktidarın Kürt sorununa bakış açısı ve bu meseleye dair o hoşgörü ortadan kalktı, kayyum atandı ve atanmaya da devam ediliyor. Belediyedeki araç ve imkanlarının örgüte kullandırıldığı söylenince devlet de kendini koruma refleksi ile ileriye dönük tedbirler aldı. İyiye giderken her şey tersine gitmeye başladı. Bugün de neden kayyum atandı diye sorgularız. Halkın iradesi neden askıya alındı diye sorgularız. 

Herkes artık biliyor ki, Kürt halkı da Türkiye’de şiddet istemiyor. Eğer Türkiye’de Kürtler bağımsız bir devlet istemiyorsa ki bunu PKK’nin kendisi de söylüyor, eğer birlikte yaşam esas alınıyorsa daha fazla siyaset ve demokrasi için silahlı mücadele yapılmaz, adam öldürülmez, daha fazla demokrasi için siyaset yapılır. 

Silahlı mücadele devam ettiği sürece, HDP’nin de koşulları gittikçe Türkiye’de zorlaştı. Silahın devam ettiği bir ülkede siyasetin gücü azalır. O yüzden eğer Kürt kimliğinin eksik kalan haklarının tamamlanması ile alakalı bir mücadele varsa bu mücadele siyaseten çok rahatlıkla verilir ve elde edilir. 

Son 10 yılda gelinen mesafe öyle küçümsenecek bir şey değildir. Kürt dili, kimliği, ismi, şarkısı, yer yöre isminin hiçbir şeyinin kabul edilmediği bir Türkiye’den şimdi dilin ve kimliğin önündeki engellerin kaldırıldığı, yüzlerce yasal düzenlemenin yapıldığı ama üzerinden talep ettiği ana dilde eğitimin okullarda serbestçe okutulması ve vatandaşlığı tanım edecek bir kimliği gibi bir takım taleplerin kaldığıdır. Bu sadece Kürtlerin meselesi değil, yaşayan herkesin meselesidir. 


Sizce Türkiye’de barış süreci tekrar başlar mı, böyle bir adım atılabilir mi? Size göre bu durum yeniden oluşur mu?

Tabi bizlerin temennisi ayrıdır ama gerçeklik ayrı bir şeydir. Benim görüşüme göre çözüm süreci bitmiştir. Çözüm sürecini tekrar yeşertmek, kaldığı yerden devam ettirmek mümkün değildir. Türkiye’nin bugünkü atmosferinde PKK silah bırakmadığını açıklamadan yeniden bir sürecin kurgulanmasını ben gerçekçi görmüyorum. Ama PKK ben bu işi sivil siyasetçilere bırakıyor ve çekiliyorum derse o zaman Türkiye’de yeniden bir süreç oluşur diye düşünüyorum.