image

PeyamaKurd - Bediüzzaman; “Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Diyanet gibi aygıtlarla Kemalizmin kurumsallaştığı en zifiri karanlık dönemde dahi muhalifliğini, Kürtlüğünü, Şafiiliğini hatta Kürdistaniliğini vurgulamaktan geri durmamıştır.” Kürt milletinin en büyük değerlerinden biri olan Seîd’e Kurdî; din, eğitim, siyaset ve daha birçok konuda Kürtlere yol göstermiş ve birçok millet tarafından da örnek alınmış bir isimdir. Hakkında bilinenlerin olduğu gibi, bilinmeyenlerin de olduğu Bediüzzaman’ı Risale-i Nur ve Bediüzzaman/Molla Saidê Kurdî üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen araştırmacı yazar Muhammed Salar PeyamaKurd’e anlattı.

Salar, Seidê Kurdî’nin 55 senelik bir gaye-i hayalim dediği Medresetüz-Zehra Üniversitesi’ne binaen şu ifadeleri kullanıyor: “Tarih boyu cesaretleriyle, askeri başarılarıyla mümtaz olan Kürtlerin son yıllarda bilim ve edebiyat alanında kazandıkları uluslararası prestijli yüksek ödüller, Kürdistan’ın zekâ tarlalarının nice Decartları, Bismarkları, Hugoları, Einsteinları barındırdığının delilleridir. Yeter ki onlara samimi fırsatlar sunulsun.”

Seidê Kurdî’nin siyasi ve Kürt kimliği konusunda bize biraz bilgi verebilir misiniz?

Sorularınızın her birisi en az bir makalelik uzunlukta doyurucu cevapları hak ederken isteğiniz üzere fazla detaya inmeden özet cevaplarla yetinmeye çalışacağım.

Bilindiği üzere 2. Abdülhamid, İttihat Terakki, tek parti diktatörlüğü ve çok partili Menderes devirlerini gören Said-i Nursi; şiddet dereceleri ayrı da olsa dört devrin ortak noktası olan istibdat ve despotluğa son derece muhalif olan bir kişiliktir. Hayatını eski ve yeni Said olarak ikiye ayırmıştır.

Kısaca değinirsek; 1922’ye kadarki ‘Eski Said’ olarak nitelediği yaşamının gençlik diliminde onun sosyo-siyasal arenada bir hayli aktif olduğunu görüyoruz. Günde 8 gazete okuyan, sigara içip milli hançerini belinden çıkartmayan Eski Said; hem kavminin hem de Müslümanların derdiyle dertlenen bir Molla Seîdê Kurdî ve aynı zamanda bir Müceddid-i İslam’dır. Devrin (1907-1912) Kürdiliğe ve İslamiliğe duyarlı gazetelerinde makaleler yazan Seîdê Kurdî’yi, Kürd Neşr-i Maarif ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyetlerinin kurucuları arasında görürüz.

1922 ve sonraki dönemde ise değişen konjonktürel iklime göre Kürtlerin ve Müslümanların sosyo-siyasal meselelerini değil, modern insanın anlam arayışlarına, çıkmazlarına cevap olmak üzere merkeze, taklidi değil tahkiki imanı yerleştiren bir ‘Yeni Said’i’ görüyoruz. Artık o, “insanın mürşididir. Görevi de inanç ve din aleyhinde bin yıldır birikip pozitivist ve materyalist felsefeyle taçlanan şüphe ve vesveselere cevap vermek, yorgun ve hasta çağdaş insanı iman nurlarıyla ihya ve teselli etmekti.

Eski Said; Kürdü-Müslümanı, hayvanlıktan kurtarıp insan ve hatta bir padişah gibi eden hürriyet gerçeğine parmak basarken Yeni Said ise, insanı insan eden belki de insanı sultan eden iman hakikatlarına odaklanarak evrensel Kur’an hizmetini görüyordu. İkisinin de bileşkesi olan Bediüzzaman’ın amacını şöyle özetliyorum; imanlı bireyler, özgür toplumlar ve barış coğrafyaları. Diğer bir tabirle; Doğru İslam veya Büyük İnsanlık.

Şu noktayı ihmal etmeden! Bediüzzaman; Türk Tarih Kurumu, Türk dil Kurumu, Diyanet gibi aygıtlarla Kemalizmin kurumsallaştığı en zifiri karanlık dönemde dahi muhalifliğini, Kürdlüğünü, Şafiiliğini hatta Kürdistaniliğini vurgulamaktan geri durmamıştır. Hatta 1932’lerde kaleme aldığı Es’ile-i Sitte’de Kürdlere, Şafiilere yapılan asimilasyon politikalarını “vahşet” olarak niteleyip böyle devam etmesi halinde Kürdlerin farklı alternatiflere başvurabileceklerini belirtmiştir…

Seidê Kurdî’nin, Şêx Seîd kıyamında “tarafsız” kaldığını öne sürüp ona ağır eleştirilerde bulunan bir Kürt gurubu da var. Buradan yola çıkarak üstadın Kürtler tarafından da iyi anlaşılmadığını söyleyebilir miyiz?

Şêx Said ve Seidê Kurdî konusunda spekülasyonlara gerek yok. Özetle; İki zat da hadiseden önce Erzurum’da bir-iki hafta görüşmüşler. Fakat bu görüşmelerde silahlı bir başkaldırı kararı çıkmamıştır. Zaten Şêx Said de daha isyan veya kıyam etmeden Piran’da patlak ver(diril)en yerel bir olayın içinde kendini buluyor. Fırsat kollayan devlet de bu olayı büyütüp bölgede terör estirip yüz bin Kürd’ü katlediyor. Bediüzzaman’ın tıpkı Hz. Ali’de olduğu gibi; gerek Kürd Meselesi ve gerekse cihad, siyaset-parti gibi sosyo-siyasal meselelerde adalet ilkesini ve mazlumlara şefkat kaygısını merkeze aldığını biliyoruz.

Özetle; Bediüzzaman, Şêx Said’i makbul ve mazlum bir tarikat lideri olarak görüp diğer başkaldırılarda olduğu gibi silahlı bir isyan şıkkını işaretlememiş ve aktif sivil bir mücadeleden de asla taviz vermemiştir. Ha; ona yazdığı ileri sürülen mektup ispatlanmadığı gibi harekete katılmadığı için pişman olduğu yönündeki iddia da ispatsızdır…

Bediüzzaman’ın en önemli isteklerinden biri olan Medresetüz- Zehra, neden şimdiye kadar  hayata geçirilemedi?

Bu Medresetüz-Zehra konusuna biraz daha fazla yer ayırmamız şart. Çünkü Nursi hazretleri de bu meseleye 55 yılını ayırmıştır.

Kendi deyişiyle “değerli sahipsiz bir kavim” olan Kürtlerin fakirlik ve cahilliğini gören Üstad Seîdê Kurdî, İslam eğitim ve irfan okulları dediğimiz medrese, mektep ve tekke ehli arasında öteden beri bulunan husumet ve tarafgirlik hastalığını da teşhis etmişti. Buna; Müslümanların kâinat kitabının bilimsel okumalarından geri kalarak Avrupa’ya maddi ve teknolojik açıdan bir bağımlılık veya mağlubiyet yaşamasını da eklediğimizde Wan Med-Zehra Üniversitesinin önemi daha da belirginleşecektir.

Evet; din ve fen bilimlerinin beraber okutulacağı bu üniversitenin merkezi, Kürdistan’ın Wan kenti, iki yerleşkesi de Bitlis ve Diyarbekir şehirleri seçilmişti. Mısır el-Ezher Üniversitesi’nin iki buçuk katı kadar bir büyüklükte olması planlanıyordu. Eğitiminde Arapça, Kürtçe ve Türkçe ilk üç sırada zorunlu olmak üzere çok dilli, çok uluslu bu din-bilim üniversitesiyle Bediüzzaman mikro ölçekte Kürdlerin geleceğini eğitimle garantilemek, vasat düzeyde Orta Doğu barışını, makro ölçekte de hem bir Doğu-Batı uzlaşısını hem de bir medeniyetler ittifakını hedeflemiştir. Hatta ismini el-Ezher’in hilafına, eril olmayan bir formatla Hz. Fatma’ya nispetle Zehra koyması sadece doğurganlık ve üretkenliğine bir vurgu değil, aynı zamanda yanı başındaki Şii dünyasına ve kadın cinsiyetine yapılmış bir jest olarak da okunabilir.

Son derece uzak görüşlü, geniş ufuklu bu yerinde tespitleri ne yazık ki (Sultan Reşad dışında) kısır fikirli, dar görüşlü devlet ricali tarafından dikkate alınmamıştır. Takipçileriyiz diyen Nurcular da 55 günlerini ayırmamışlardır.

Tarih boyu cesaretleriyle, askeri başarılarıyla mümtaz olan Kürtlerin son yıllarda bilim ve edebiyat alanında kazandıkları uluslararası prestijli yüksek ödüller, Kürdistan’ın zekâ tarlalarının nice Decartları, Bismarkları, Hugoları, Einsteinları barındırdığının delilleridir. Yeter ki onlara samimi fırsatlar sunulsun.

İşte; 55 senelik bir gaye-i hayalim dediği Medresetüz-Zehra Üniversitesi tüm değerli çabasına rağmen bir türlü inşa edilmeyip, onun eğitim metodu rol-model olarak seçilmediği içindir ki ne içeride ne Orta Doğu’da kalıcı bir barışı sağlayamıyoruz. Hala; medrese-mektep-tekke üçlüsünü kaynaştıramıyoruz. Hala; yobaz, nobran dincilerle pozitivist-materyalist-deist nesiller arasında toplum olarak bocalayıp duruyoruz…

İçeride de durum farklı değil; devlete vergi verip askerlik yapan 20 milyon Kürd’ün anadili olan Kürtçe’de eğitim veren tek bir ilkokul bile yok. Hatta Kurdî tabelaları indirmek, el konulan belediyelere atanan kıyımların ilk icraatlarından biri olmuştur. Bu ülkede Kürtçe sadece yasak değil Said-i Kürdi’nin deyimiyle;

“Binler seneden beri dilini ve milliyetini unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürdler”in milliyetine ve Kürdçe’ye yönelik nefret söylemleri geliştirilmek ve Orta Doğu’da 40 milyonluk büyük, kurucu bir unsurun hiç olmazsa siyasal kazanımlarının imhası isteniyor.

Kısa dönemleri hariç tutarsak sağcısı-solcusu, dincisi-lâiki ile gelen her hükümetin Kürd’e, Kürdçe’ye dair 80+17 yıllık inkâr ve asimilasyonu bir devlet politikası olarak ele alıp değiştirmeden uyguladıklarını uzun uzadıya ispat etmeye artık ihtiyaç yoktur.

Hakikat; dindaşlık, vatandaşlık, komşuluk gibi ciddi hürmetlerle boğuşan bu kin ve düşmanlık siyasetinin tutmayacağıdır. Her toplum, Allah’ın kendisine verdiği anadilini konuşmak ve geliştirmek hakkına sahiptir ve bu realiteyle savaşmak din, akıl, vicdan kârı değildir. Yine; insanlık tarihinde dil yasağını kutsayan ne bir tiranı duyduk ne de bir firavunu!

Her zaman kolayca eleştirilen İsrail Devleti bile Filistinlilerin anadilini yasaklama yoluna gitmemiştir. Dolayısıyla TC’nin tüm bu realitelerle çelişen kaba saba, nesli tükenmiş, hamasetle şişirilmiş iç ve dış politikası sürdürülebilir olmaktan uzaktır!

Zararın neresinden dönülürse kârdır; çok hem de pek çok e(k)meklerini yediğimiz Kürtlerle barışmanın hem Dinimizin bir emri olduğunun hem siyaseten daha onurlu, daha az maliyetli ve daha selametli olduğunun şuuruna uyanmamız lâzım. Bu konuda taraflara Bediüzzaman’ın reçetelerini bir kıstas tabiri yerinde ise sağlam bir barış köprüsü olarak tavsiye edebilirim.

Son olarak Seîd’e Kurdî’nin, Ermeni hassasiyetini neye bağlayabiliriz?

Seîd’e Kurdî’den, Hz.Nuh zamanından beri Kürtlerle yoldaşlık yapmış, ulusal bilince ulaşmış, sanatkâr, çalışkan ve komşu bir millete duyarsız kalmasını bekleyemeyiz. Nursi; daha 1. Cihan Savaşı patlamadan Adana Olayları’nda öldürülen binlerce Ermeni’yi hatırlatırcasına;

“Onların hürriyeti; onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise, şer'îdir.” “Eğer tamamıyla iman etseler ki, tecavüz sizden olmaz, adalete kanaat edeceklerdir.” buyurmuştur. Nursi; Kürdlerin Ermenilerle düşmanlık değil aksine birlik, yardımlaşma ve dayanışma içerisinde bulunmalarının önemine de vurgu yapmıştır: