image

PeyamaKurd- Kürt yazar Gülistan Çoban birkaç Türkçe eserden sonra, Feqîyê Teyran’ın aşkını anlattığı son kitabı “Sînem” Kürtçe olarak yayımlandı. Gülistan Çoban, yazarlık çalışmaları hakkında PeyamaKurd'un sorularını cevaplandırdı. Çoban eserlerinin başka dillere çevrilmesi konusunda, “Eğer iyi bir çeviri olacaksa kitaplarımın Soranîce’ye çevrilmesini isterim” diyor ve ekliyor, “Zaten kitaplarımın ana temaları Kürt tarih, edebiyatı ve ortak kültürüdür” dedi.

Öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun. Feqîyê Teyran’ın hayatını romanlaştırma gerekçeleriniz nelerdi?

Çok teşekkürler, sağ olun. Feqîyê Teyran’ın hayatını romanlaştırma nedenimi şöyle izah edeyim. Feqîyê Teyran ilk okuduğum Kürt şairdi ve onun çok etkisinde kaldım fakat dün okuyup karar verdiğim biri değildi Feqî. Bu istek, ilk okumamla beraber toprağa düşen tohum misali kök saldı, yıllar sonra yeşerdi ve nihayetinde ilk eserimi ana dilim olan Kürtçe yazmama vesile oldu.

Romanıma konu olan şair Kürt edebiyatının en parlak yıldızlarından olan ve her dizesi ve şiiriyle Kürt diline can suyu olan ve Kürt dilinin sancağını yükselten şairlerden biriydi. “Ey Av û Av, Ay Dilo, Ay Dilberê” gibi şiirleri vs. bende öyle bir etki yarattı ki, ben o kavga ve övgü dolu sesi, arayış ve küsüş sesi, yengi ve yenilgi sesinin ardından gitmeme yol açtı. Ben Feqî’nin sesinin ardında gittim ve bu sonuca ulaştım diyebilirim.

Romanınıza başlamadan önce Feqî’nin yaşamı hakkında ne tür çalışmalar yaptınız? Bu konudaki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Sizin de bildiğiniz üzere klasik şairlerin hayatı ve eserleri hakkında elimizde fazla bilgi yok. Biz de çoğu zaman bu bilgileri eserlerinde çıkarmaya çalışırız. Feqî’nin Divan’ında doğum yeri, eğitim gördüğü yerler ve vefat ettiği yer gibi kimi malumatlar var. Keza halk arasındaki menkıbeler var. Bu menkıbelerden biri de Feqîyê Teyran û Sînemê’nın aşkıdır. Yaptığım araştırmalar bu çalışmalarını izlerini sürmekti.

Ben ağırlıklı olarak O’nun ve Sinem’in aşkının peşine düştüm. Araştırmalarım için Hîzan, Miks, Serkanîya Çemê Miksê ile Werezozê Köyü, Hîzan Kalesi harabeleri, Medrese Mahallesi harabeleri ve Mîr Hesenê Welî Medresesi gibi yerleri ziyaret ettim. Keza buraların yerlileri ile konuştum, buralardaki yaşlılara Feqî ve Sînem’i sordum. Ha keza bir iki belgesel ve dengbêjî eserler de bana kaynak oluşturdu.

Siz daha önce de roman alanında eserler ortaya koydunuz fakat onlar Türkçe idi. Kürtçe’ye dönüşünüz size neler hissettiriyor?

Evet, her ne kadar daha önceki romanlarımın konusu da Kürt tarih, destanı ve yaşamı olsa da diller Türkçe idi ve Kürtçe yazmak benim için büyük özlem duyduğum bir şeydi. Kürtçe yazmayı istemiyor değildim fakat çocukluktan beri yazmaya Türkçe başladığım için Kürtçe yazmaya cesaret edemiyordum. Bir de Feqî şiirleri okuduğum dönemlerde zannediyordum ki Kürtçe yazmak bazı kişilere mahsus bir şeydi.

Çünkü üniversiteye giden bazı gençlerimizin geldiklerinde Kürtçemiz ile dalga geçiyor ve cesaretimizi kırıyorlardı.

Fakat Feqî’yi tanıyıp okuduğumda dilinin bizim dilimiz gibi olduğunu fark ettim. Açık, anlaşılır ve yalın bir dili vardı. Şu an kendimi uzun yıllar seyahat ettikten sonra memleketine dönen biri olarak hissediyorum. Çok sıcak ve güzel bir duygudur bu. Kürtçe yazmama sebep olan Feqîyê Teyran’dır. Bu yüzden Kürtçeme ab-ı hayat suyu veren bu şairi Türkçe yazamazdım. Bu anlamda Feqî’ye minnet borçluyum.

Siz daha önce Selahattin Eyyubi ve Zembîlfiroş’u Türkçe kaleme aldınız. Onları da Kürtçe’ye çevirmeyi düşünüyor musunuz?

Esasında Türkiye’de Türkçe yazılan ve sonradan Kürtçe’ye çevrilen bir eserler genellikle okunmuyor. Başka bir deyişle Türkçe’den Kürtçe’ye çevrilen eserler çok çok az okunuyor.

Eğer iyi bir çeviri olacaksa, kitaplarımın Soranîce’ye çevrilmesini isterim. Zaten kitaplarımın ana temaları Kürt tarih, edebiyatı ve ortak kültürüdür.

Kürt kadınının edebiyattaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt kadını varlığıyla, duygu ve düşünceleriyle toplumun yarısını temsil etmektedir fakat bu temsiliyet örtük ve saklı bir temsiliyettir, yani göz önünde değildir. Her ne kadar toplumun yarısını oluştursak da Kürt edebiyatındaki temsiliyeti az ve zayıftır; hem yazar olarak hem de edebi bir eserdeki bir motif olarak.

Bana göre, birbirine en çok yakışan iki şey kadın ve kalemdir fakat birbirine en uzak bırakılan da kadın ve kalem olmuştur.

Kuşkusuz, bu olgu kadının bir kabahati ya da eksikliği değildir ve fakat kalem kadından gizlenmiştir. Şahsen bunun çok zorluğunu gördüm ve yaşadım. İçinde yaşadığım aile ve toplum kadının kalemle olan ilişkisini kolay onaylamadı. Çok acılı ve zorlu bir süreçti. Çünkü hayatta, hikâyede ve tarihte kadına rol ve statü olarak “bêrîvanî û bermalî” (süt-sağıcılık ve ev-işleri) münasip görüldü! Kız çocuklar gözleriyle buna tanıklık etmiş, örnek almış ve bu kural ve kaide olmuş ve günümüze kadar gelmiştir.

Kürt toplumunda ninem kadar az kadın var ki, o kültür ve edebiyat hazinesi gibiydi ama maalesef okur-yazar olmadığından o hazineyi de beraberinde mezara götürdüler ve bu da böylesine kadim bir millet için büyük mahrumiyet ve yitiştir. Fakat yine de umarım gelecekte kadının ve kalemin ilişkisi daha da güçlenir ve kadınlar da kalemin kelamın dünyasında dilediğince at koştururlar.