image
Cihat Emir Aykaç Yazarlar
image

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), 31 Mart Yerel Seçimlerinde aday gösterilen KHK’lılara mazbata vermeyeceğini duyurdu. Bu kapsamda HDP’nin kazandığı 6 belediyede resmi başkanlar, birçok il ve ilçede resmiyette meclis üyesi olarak gösterilerek seçimi kazanan eşbaşkanlar ve meclis üyeliği seçimlerini kazanmış onlarca kişi mazbata alamayacak.

Kamuoyunun malûmudur; İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere, birçok il ve ilçe belediyelerinde henüz mazbatalar verilmemiştir. Daha doğru ifade etmek gerekirse; AKP’nin sandıkta kaybettiği belediyelerin çoğunluğunda henüz mazbatalar verilmemiştir.

Öncelikle belirtmem gerekir ki, bu seçim, tam da Türkiye gibi hukuksuzlukta zirve yaşayan bir ülkeye en çok yakışandır. Türkiye’nin çok partili seçimlere başladığından bu yana ilk kez bu kadar örgütlü hukuksuzluğun yaşandığı, sandıktan çıkan sonucu kabullenmeyen, seçmen iradesini hiçe sayan bir seçim gerçekleşmiştir.

İktidarın yönlendirmeleriyle hukuksuz kararlar veren YSK, Kürt halkı başta olmak üzere, Türkiye halklarına pusu kurmuştur, aşağılamıştır, seçme ve seçilme haklarını hiçe saymıştır.

Elbette bu aşağılamayı en çok yönlendirdikleri kesim Kürtler ve Kürt İttifakı’nın adayları olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden bugüne, Kürtlerin seçme ve seçilme haklarını kabullenememiştir. Kürtleri eşit vatandaş hükmünde değerlendirmemiştir. Hayatın her alanında Kürt halkına yaşamı dar etmiştir.

Şimdi de büyük bir siyasi komplonun içerisindeyiz. 2016 yılında Kürtlerin kazanmış olduğu hemen her belediyeye kayyum atanmıştır. Kayyumlar Kürt halkının asimilasyonu ve sisteme entegrasyonu için var güçleriyle çalışmıştır.

Bilindiği üzere belediyeler bölgenin en önemli ekonomi merkezleridir. Halkın belediyelerinde çalışan ve sisteme muhalif olan binlerce insan işten çıkarılmıştır. Kamu kurumlarında çalışan memurlar da bu kapsamda düşünülmelidir. Bu kişilerin aileleri ve yakın çevresi de hesaba katılırsa yüzbinleri etkileyen bir korku mekanizmasının işletildiğini ifade edebiliriz. Devletin “Demoklesin Kılıcı” olduğu gerçeği bütün yakıcılığıyla yaşatılmıştır. Sisteme muhalif olanların açlıkla “terbiye” edilecekleri önerilmiştir. Bu kişiler ömür boyu kamu hizmetlerinden men edildiği gibi, özel şirketlerde çalışmalarının da önü kesilmiştir. Hatta pasaportlarına da el konulduğu için sosyal yaşamdan tam anlamıyla bir tecrit yaşatılmıştır.

Kayyumlar bu işten çıkarılan kişilerin yerine sistemle daha az sorunlu kişileri istihdam etmiştir. Bu kişileri, ailelerini ve çevrelerini sisteme entegre etme ve Kürdistanî muhalifi baskılama arayışı güdülmüştür. Nitekim kayyumlar döneminde işe alınan kişiler HDP’nin yerel yönetimleri kazanmasını istememiştir. Çünkü belediyelerin HDP’ye geçmesi, bu kişilerin işlerini kaybetme ihtimalini de gündeme getirecekti.

Devlet sadece belediyeler ve kamu kurumları özelinde yönelmedi Kürt halkına. Son birkaç yıl içinde Kürdistan’da binlerce bekçi alımı yapıldı. Yurtsever olup olmamasına bakılmadan ayda 3.5-4 bin maaşla yeni ve sisteme bel kemiğinden yapışılacak bir istihdam alanı yaratıldı. “Şehir koruculuğu” olarak değerlendirebiliriz bu yapılanmayı.

Devlet aynı zamanda “hendek savaşları” döneminde hayatını kaybeden ailelere “sivil şehit” maaşı bağladı. Her aileden bir kişiyi kadrolu devlet memuru yaptı. YPS’li savaşçıların dahi “sivil şehit” ilan edildiğini gördük.

Zaten bu “hendek savaşlarının” da sistemin erişemediği, bir türlü nüfuz edemediği, entegrasyona bağlı asimilasyon politikalarını geliştiremediği yerlerde olması manidardır. Köy yakmalar ve köy boşaltmalar sürecininin “modernize” edilmiş halini yaşadık; Kürtlerin kadim şehirleri yok edildi. Kültürü, binlerce yıllık şehircilik geleneği, kentleşme modeli, çok kültürlü tarihi yok edilmiş, yurtsever insanlar göçe zorlanmıştır.

Kimliksizleştirilmiş şehirlerde sistemin işi çok daha kolaylaşmış oldu. Bu kimliksizleştirme işini kâh kadim şehirlerimizi yıkarak, kâh işsizleştirip ekmeğe muhtaç ederek, kâh muhtaç olma korkusu yaratarak, kâh da -Dersim örneğinde olduğu gibi- sistem muhalifi gibi görünen özel savaş sözcüleriyle yapmıştır.

Dersim’in sosyalist özgünlüğü Kürdistanî düşüncenin silinmesini kolaylaştırmıştır. Fatih Maçoğlu gibi popülist bir figürü sistem her kanalıyla kullandı ve başarılı da oldu. Sosyal medyada, TV’lerde, gazetelerde hergün “komünist başkan” propagandası yapılıyordu. Devletin kanalı TRT, İngilizce bir haber dosyası yaparak propagandayı uluslarası alana bile taşıdı. Maçoğlu da HDP’ye ve Kürt İttifakı’na karşı sosyalizmi, nohutu, bezelyeyi ve popülerliği vaad etti. Kayyumlarla, valiyle, jandarmayla takılan ve onları hediyelere boğan bir sosyalistti. Fakat onun başarısı yalnızca Dersim belediyesini kazanmak değildi; HDP’ye Dersim’de bir tane bile belediye kazandırmamaktı.

Yukarıda saydığım bütün önermelerin ışığında HDP’nin 40’a yakın belediye kaybetmesini bir kez daha düşünelim. Muhtarların şahsında köylülerin tehdit edildiği, seçim çalışmalarının baskılandığı, seçim için çalışan yüzlerce kişinin tutuklandığı, bir HDP broşürü dağıtmanın bile cesaretle ilişkilendirildiği bir seçim dönemi geçirdiğimizi gözleri gören, kulakları duyan, vicdanını kaybetmemiş herkes biliyor zaten.

Bunların yanısıra kayyum pratikleri ve sistemin “işten çıkar/istihdam et”, “sivil şehit” ilan et, “bekçileştir” programları da asla küçümsenmemelidir. Bu etmenler hem belediyeleri kaybetmemizde, hem de orta ve uzun ölçekte Kürt belediyeciliğinin, Kürt siyasetinin yok edilmesinde başat rol oynamıştır, oynamaya devam edecektir.

KHK’lılara mazbata verilmemesi de bu uzun ölçekli programın önemli bir aşamasıdır. YSK’ya başvuran KHK’lı adaylar 13 gün boyunca incelemeye tabii tutulmuştur. Bu incelemeden seçime katılmaları yönünde bir sakınca görülmemiştir. Nihayetinde belediyeler kazanılmıştır ama sistemin eli Kürt siyasetini ve bölgede demokrasiye olan inancı yok etmek amacıyla görülmemiş bir hukuksuzluğa imza atmıştır.

KHK’lı insanlarımız hiçbir suç işlememiştir. Hiçbiri mahkemelerce ceza almamıştır. Seçilmeleri önünde hiçbir yasal engel yoktur. Seçime katılamaları YSK tarafından kabul edilmiştir ve seçime katılan kişiler ise ya kazanır, ya kaybeder. Birinci veya ikinci olmak gibi bir durum kesinlikle yoktur. Yani KHK’lı belediye başkanlarına mazbata vermeyen YSK’nın, seçimlerde “ikinci” olan AKP adaylarına mazbata vermeyi kararlaştırması kelimenin tam anlamıyla HIRSIZLIKTIR! Başka da bir açıklaması yoktur.

KHK’lılar konusunda söylenecek çok söz var ama lafı uzatmanın anlamı yok. Devlet Bahçeli’nin ve kimi iktidar kalemşörü gazetecilerin sözleri bize orta ve uzun vaadede neyin plânlandığını açıkça gösteriyor; belediyeler artık atama usulüyle yapılmak isteniyor.

Bahçeli şu fikri attı ortaya; Büyükşehirler ve il belediyeleri halk tarafından seçilsin, ilçeler bu tek kişinin gerçekleştireceği atamalarla belirlensin. Tabii model aslında bu değil; Merkezden atanan valiler büyükşehir, il, ilçe ve belde belediyelerini belirleyecek. Hedef bu; kayyum sistemini kalıcılaştırmak…

Bu nedenle ne HDP’ye ve Kürt İttifakı’na, ne de KHK’lı arkadaşlarımıza yüklenelim. Ortada ev sahibini bastırmak isteyen yavuz hırsız var. Takdir edersiniz ki hırsızın suçu ev sahibinden daha çoktur. KHK bahaneleri olmasaydı başka bir hukuksuzluğu dayatacaklardı. Çünkü onlar için esas önemli olan, Kürt ve Kürdistan belediyeciliğinin/siyasetinin yok edilmesidir.

 

Cihat Emir Aykaç

14.04.2019