image
Rojhat Amedi Yazarlar
image

Tarih boyunca Ortadoğu coğrafyasında dara düşen taraflar, özellikle de Türki devletler ve Osmanlı İmparatorluğu, iktidarlarını koruyabilmek ve hegemonyacı bir siyaset sürdürebilmek için Kürtlerle ittifaklar kurup sonra da Kürtleri arkadan vurdular. Türklerin 1071 yılında Kürdistan coğrafyasına yerleşmesi ile başlayan bu süreç 1514 yılında Çaldıran’da da devam etti. Çaldıran’la birlikte Kürdistan’a ilk darbe yine Kürtlerin eliyle vurulmuş oldu ve Doğu Kürdistan’la irtibat sonlanmış oldu.

Türk devletinin kuruluş aşamasında da batı dünyasına karşı durabilmek için tekrar Kürtler ile ittifak yapma gereğini duydular. Bu ittifak Kürtlerin bütün hak ve özgürlüklerinin garantilenmesi üzerinden gerçekleşmiş olmasına rağmen, kısa bir süre sonra batı dünyası ile masaya oturan Türkler, Kürtleri bir çırpıda tasfiye etti ve Kürtleri yine sırtlarından hançerledi.

Cumhuriyetin kurulduğu tarihten 1938 yılına kadar süren katliamlar, idam sehpaları ve sürgünler herkesin malumu...

O günlerden bugüne, cumhuriyetin kurduğu “tek devlet, tek millet, tek dil ve tek bayrak” sistemi Kürt direnişinin yarattığı zorluklarla boğuşarak devam ederken, yeni bir sistemin gerekli olduğu önermesi ile yola çıkan Recep Tayip Erdoğan da Kürtlerle ittifak yapma gereğini duydu.

Erdoğan, Güney Kürdistan ile de ilişkilerini geliştirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlere uyguladığı baskıcı politikanın yanlış olduğunu, Kürt meselesinin acilen çözülmesi gerektiğini söyledi ve cumhuriyet tarihinde görülmemiş icraatlar gerçekleştirdi. “Dersim’de katliam yapıldı, özür diliyorum” ifadelerini bile kullandı.

Böylelikle Kürtlerin desteğini aldı. Ne var ki iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra Kürt gerçeğini unutmakla yetinmeyen Erdoğan, sanki kısa bir süre önce Kürt meselesine dair dile getirdiği ifadeleri kendisi kullanmamış gibi, cumhuriyet tarihinin klasik ırkçı söylemi “tek devlet, tek millet, tek dil ve tek bayrak” önermelerini yeniden diriltmeye başladı.

Güney Kürdistan ile geliştirdiği iyi ilişkiler çerçevesinde daha önce “bağımsızlık referandumunu destekleyeceğiz” sözünü veren Erdoğan ve hükümeti, sözünde durmamakla beraber Kerkük ve tartışmalı bölgelerin Kürtlerden alınıp Haşdi Şabi teröristlerine teslim edilmesinde İran ve Abadi hükümeti ile ortak hareket etti. Sınır kapılarını Kürtlerden alıp Irak hükümetine teslim etme çabalarına ortak oldu. Dönemin Başbakanı ve şu anda İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan adayı Binali Yıldırım, TV kanallarında İbrahim Halil Sınır Kapısı'nın Irak merkezi hükümetine devredildiği açıklamasında bulunmuştu. Akabinde Afrin işgali gerçekleşti. Her fırsatta Kürtlerle sorunlarının olmadığını dile getiren Recep Tayip Erdoğan, Suriye’de de ÖSO, El Nusra hatta zaman zaman IŞİD teröristlerini bile Kürtlere tercih etti ve Afrin’i Kürtlerden alıp adı geçen dünyanın en barbar örgütlerine devretti.

MHP ile gerçekleştirdiği ortaklık sayesinde iktidarının sağlamlaştığı kanaatine varan ve artık Kürtlere ihtiyacının kalmadığını düşünen Erdoğan, 31 Mart seçimlerinde büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Kürdistan’da ancak oy çalarak varlığını koruyabilen Erdoğan, İstanbul Kürtlerinin darbesi ile hüsrana uğradı.

Erdoğan, Kürtlerle olan “hukukunu” yeniden gözden geçiriyor olabilir ama bizim açımızdan tarih tekerrür ediyor. 31 Mart seçimleri yenilgisi ile Kürtlerin ağırlığının farkına varan Erdoğan ve hükümeti, iktidarını sürdürebilmek için tekrar Kürtleri “kazanmaya” yönelik adımlar atmaya başladı. Seçimlerden önce Kürt ve Kürdistan kelimelerini rafa kaldıran, yasaklayan, Kürdistan kelimesini kullananları da “Kuzey Irak’a” sürgün eden AKP, yenilginin ardından tekrar Kürtlerden ve Kürdistan’dan söz etmeye başladı.

Bunu özellikle belirtmekte fayda var; Eğer Kürtler AKP’yi yenilgiye uğratmasaydı, AKP son 2-3 yıldan beri Kürtlere karşı yürüttüğü zorba politikalarına devam edecekti. Hem de daha radikal bir şekilde. Ama yenilmiş olmaları onlara Kürtlere karşı durmanın pahalıya mal olduğunu gösterdi ve kapalı kapılar arkasında Kürtleri tekrar kazanmak için görüşmelere başladılar.

1071’de, 1514’te ve Türkiye devletinin kuruluş aşamasında yapılanlar bugün biraz daha değişik bir şekilde tekerrür ediyor. Erdoğan saltanatını korumak için Kürtlerle ittifak arayışına giriyor, ama; Bunu yaparken hem kısa bir süre önce tükürdüklerini yalamamaya dikkat ediyor, hem de ortağı MHP’yi küstürmemeye özen gösteriyor. MHP’nin icazeti ile uzun süreden beri tecritte bulunan Öcalan ile tekrar görüşmelere başlanması ve Erbil’e heyet gönderilmesi MHP’nin buyurduğu “kırmızı çizgilerin” aşılmaması temelinde yürütülüyor. Bütün bu olumlu gibi görünen gelişmelerin tek nedeni, İstanbul’daki Kürt seçmenlerin iradelerini bölmektir.

Öcalan ile gerçekleştirilen görüşmelerden sonra kamuoyuyla paylaşılan “Türkiye’nin hassasiyetleri dikkate alınmalı” ifadeleri, HDP ve PKK eğilimli Kürtler tarafından kabul görmediği gibi, Erbil’e gönderilen heyetlerin ziyareti de KDP eğilimli Kürtlerin AKP’ye karşı olan küskünlüğünü değiştirmedi. Çünkü Kürtler artık gözleri önünde cereyan eden gelişmeleri izleyebiliyor, sistem partilerinin çıkarları uğruna geliştirdikleri siyasi konseptleri red edebiliyor, gerekirse partiler üstü düşünme ve hareket etmeyi esas alabiliyor.

Erdoğan ve hükümetinin bu girişimleri İstanbul Kürtlerinin kararını etkilememişti. Aksine, durumun AKP aleyhine geliştiği gün gibi ortadaydı. Yapılan anketlerde Binali Yıldırım’ın kan kaybettiği gerçeği görülünce yeni hamleler gündeme getirildi.

Kısa bir süre önce Öcalan’dan gelen “Türkiye’nin hassasiyetleri dikkate alınmalı” mesajının pek işe yaramadığını gören Erdoğan hükümeti, bu kez daha “oturaklı” bir mesaj sunma ihtiyacını duydu. Bunu da AKP hükümeti ve Öcalan arasında “aracılık” yapan, daha doğrusu Ergenekoncu Profesör Yalçın Küçük’ün bıraktığı görevi sürdürmekle görevlendirilen, Dr. Ali Kemal Özcan eliyle yapmaya çalıştı.Dr. Ali Kemal Özcan, ona verilen görevi yerine getiriyor. 23 Haziran seçimlerinden iki gün önce Öcalan ile görüştürülen Ali Kemal Özcan, HDP oylarını bölmeyi hedefleyen “tarafsız olun” mesajını basın aracılığıyla kamuoyuna duyurdu. Oysa HDP ve HDP’nin tutuklu eş başkanı Selahattin Demirtaş gayet açık bir şekilde seçimlerde CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu’nu desteklemenin bir parti kararı olduğunu duyurmuşlardı. Peki nereden çıktı bu “tarafsız olun” mesajı? Bu mesajı getiren Dr. Ali Kemal Özcan da kim oluyor?

Dr. Ali Kemal Özcan’la ilk olarak 2008-2009 yıllarında Erbil’de karşılaştım. Kürdistan Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak görev yapmak istiyordu. Daha bu göreve getirilmeden, Kürt öğrencilerini ulusallaşma ve devletleşme fikrine karşı eğittiği fark edilince Kürdistan’dan kovuldu.

Kuvva-i Milliye’nin ateşli savunuculardan olan bu zat, Kuvva-i Milliye’nin bir Türk-Kürt ittifakı olduğunu ve bunun Kürtleri “zafere götürdüğünü” savunuyor. 1514’te, Çaldıran savaşında, Kürtlerin Osmanlılar tarafından “kazıklanmasını” da Türk-Kürt ittifakının bir kazanamı olarak görmektedir.

Türklerin Kürdistan’a yerleşmesinden sonra yapılan Türk-Kürt ittifaklarının hepsinin Kürtlere ‘zafer’ ve ‘refah” getirdiği propagandasını yapan bu unsur, bu akıl dışı düşüncelerini Kürtlerin tamamına kabul ettirmek istiyor. Karanlık güçlerin desteği ile hareket eden bu zat Kürtlerin Türklerle yeni bir ittifak kurmaları gerektiğini savunuyor. Ancak bu yeni ittifaka batı dünyasının ve Kürt milliyetçilerinin engel olduğunu düşünüyor. Öcalan’ı, makale, söyleşi ve görüşmelerinde ‘ulus’ ve ‘devlet’ kelimelerini kullanmaması için uyarıyor. Anlaşılan yeni bir Yalçın Küçük vakası sahneleniyor. Kürtleri devletleşmekten uzak tutmak için ve Türk devletini de güçlendirmek için kirli tezgahlar kuruluyor. Durum bundan ibaretken böylesi bir zatın Öcalan’dan mesaj getirmesi ciddiye alınmamalıdır. Mesajın içeriğine veya doğruluk payına bakmaksızın, bu unsurun getirdiği mesajlar reddedilmelidir.

İşin garip tarafı; mesajı yayınlayan Türk basını “terörist başından mesaj” diyerek geçti bu haberi. Böylesi bir durumda, eğer HDP-PKK cephesinin Öcalan’a zerre kadar saygıları kalmışsa, onu bir taraftan “terörist başı” olarak lanse eden ama diğer taraftan da yardım bekleyenlerin karşısında “tarafsız” kalmanın ne kadar büyük bir hata olacağını bilmelidirler.

CHP’nin adayına oy vermek CHP’lileşmek anlamına gelmez. CHP’nin geçmişi bütün Kürtler tarafından biliniyor. Ancak Erdoğan hükümetinin son iki yılda yaptıkları CHP’nin kendi tarihleri boyunca yaptıklarını aratmayacak biçimdedir. Kürtlerin bu noktada yapmaları gereken, Erdoğan hükümetinin daha da hırçınlaşmasını engellemektir. Bu da herhangi bir partinin adayını öne sürmekle mümkün olabilir. Kürtlerin artık siyaseti öğrenmeleri gerekiyor.

Siyaset doğru olanı yapmak değildir; mümkün olanı yapabilmektir.

Sonuç olarak; Öcalan’dan Kuvva-i Milliyeci bir kişi tarafından servis edilen bu mesaj baz alınmamalıdır.

Erdoğan hükümetinin bu manevrasının Osmanlı’dan başlayan, cumhuriyetçi Türklerle devam eden aldatıcı yöntemlerden başka bir şey olmadığı gerçeği bilinmelidir. Son iki günde Öcalan’ın mesajını servis etmekle, Neçirvan Barzani’yi İstanbul’a davet etmekle Kürtlerin vermiş olduğu karar değişmemelidir.

 

Rojhat Amedi

21.06.2019