image
Rojhat Amedi Yazarlar
image

Suriye politikasında gittikçe sıkışan Türkiye, Rojava’ya müdahale etmenin yollarını ararken, satranç ustası Rusya’nın aklına Adana Mutabakatı geldi. Anti-Kürt siyasetinden dolayı ne yaptığını bilmez hale gelen Türkiye ise söz konusu mutabakatın üzerine balıklama atladı. Oysa tarihte Adana Mutabakatına benzer çok antlaşma imzalanmış ve hiçbiri sonuç vermemiştir.

Türkiye, Ağrı isyanına karşı, 1926’da Türkiye-İran Güvenlik ve Dostluk Antlaşmasını, Güney Kürtlerinin önünü kesmek için de Irak ve İngiltere ile Ankara Antlaşmasını, 1998’de ise PKK’yi Suriye’den çıkarıp ve bitirmek için ve şu anda gündemi meşgul eden Adana mutabakatını imzalamıştır.

Peki Nedir Bu Adana Mutabakatı?

İran ve Mısır’ın arabuluculuk ettikleri mutabakat, 1998 yılında Adana’da imzalandı. “Türkiye’nin güvenliği tehdit ediliyor” gerekçesiyle imzalanan mutabakatın asıl hedefi, Suriye’de örgütlü olan PKK ve lideri Öcalan’ı Suriye’den bir daha geri dönmemek kaydıyla çıkarmak.

Suriye, PKK’nin eylemlerini durduracağını, PKK’nin askeri faaliyetlerini ve mali destek sağlamasını engelleyeceğini, PKK’yi ‘terör örgütü’ olarak ilan edeceğini, örgütün kamplarını ve bütün faaliyetlerini durduracağını, Suriye’nin transit amaçlı bile kullanılmayacağını Türkiye’ye taahhüt etti.

Suriye, mutabakatın hemen ardından PKK’ye karşı bir operasyon başlattı. Suriye’de bulunan PKK’lıların faaliyetlerini durdurdu, örgüt mensuplarının isim listesini Türkiye’ye verdi ve Öcalan’ı da Suriye’den çıkarttı. Suriye, kendince Adana mutabakatının şartlarını yerine getirmiş oldu.

Aradan 20 yıl geçti. Yıllarca BAAS diktatörlüğü altında yaşayan halk, 2011 yılında “Arap Bahar’ından” esinlenerek rejime karşı protestolara başladı. Ancak BAAS rejimi, iktidarını korumak için, en çirkin metotlarla halkın üzerine yürüdü. Yüzbinlerce insanı katletti, Milyonlarca insanın ülkesini terk etmesine ve ülkenin bir harabeye dönmesine neden oldu. Tabii ki Rusya ve İran’ın da desteğini alarak…

Öyle bir noktaya gelindi ki artık Suriye’de istikrarın ve güvenliğin sağlanacağı mümkün görünmüyordu. Türkiye, Rusya ve İran, Suriye’de istikrarı sağlama adına, bütün girişimlerinde kendi çıkarlarını ve menfaatlerini esas aldıkları için mevcut sorunlar çözülmek yerine daha da derinleşiyordu. Bu üçlü ortakların sorunları en çok derinleştirdiği yerler arasında Afrin ve İdlib örnekleri gösterilebilir. Kürtlerin kontrolündeki Afrin ile Türkiye destekli ÖSO’nun kontrolündeki Afrin mukayese edilemeyecek biçimdedir.

Rusya, Türkiye ve İran’ın söz sahibi olmadığı bölge ise Suriye Kürdistanı’dır. ABD ve müttefikleri sayesinde Kürtlerin denetiminde olan Suriye Kürdistanı güvenliğin sağlandığı en istikrarlı bölgedir.

Ne var ki bu da Türkiye, Rusya ve İran’ın hesaplarına uymuyor. ABD’nin Suriye’deki varlığı Rusya ve İran’ı rahatsız ettiği gibi, Kürtlerin statü sahibi olması da Türkiye’yi rahatsız ediyor. Her ne pahasına olursa olsun bunu engellemek istiyor, müdahale etmenin yollarını arıyor. Böylelikle Rusya, Adana mutabakatını gündeme getirmiş oldu.

Oysa Suriye, Adana mutabakatının yükümlülüğünü zaten yerine getirmişti. Kaldı ki söz konusu mutabakat, Türkiye’ye müdahale hakkı da vermemişti. Suriye de artık eski Suriye olmadığı gibi, mutabakatı güncelleştirebilecek hiçbir sebep de yoktur. Çünkü Suriye’de Türkiyeli ve Türkiye’ye karşı taarruza geçmek isteyen bir Kürt Örgütü de yoktur. Orada, bölgenin yerel halklarından oluşan bir örgütlülük vardır. Ve bunlar, dünyanın her yerinde olduğu gibi, insanlığın en tabii haklarına sahip olmak için mücadele ediyorlar.

Gayet açık; Türkiye, Suriye Kürtlerinin statü sahibi olmalarını engellemek istiyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın, birkaç gün önce, “90’lı yıllarda ‘Kuzey Irak’taki’ gelişmelere engel olmamakla hata yaptık ve bu hatayı ‘Kuzey Suriye’de’ tekrarlamayacağız” açıklaması her şeyi anlatıyor zaten.

90’lı yıllarda “Kuzey Irak’ta” ne olmuştu? Türkiye hangi hatayı yapmıştı?

Türkiye, nasıl ki bugün Suriye Kürtlerinin önüne geçmek için Adana mutabakatı gibi gerekçelerle Kürtleri yeniden engelleme yöntemlerini arıyorsa, 90’lı yıllarda da Güney Kürdistan’daki gelişmeleri engellemek için Musul-Ankara antlaşmasına sarılmıştı.

5 Haziran 1926 tarihinde, Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalanan antlaşma, Türkiye’nin Musul vilayetinden çekilmesini öngörüyordu. Musul Vilayeti aynı zamanda Kerkük ve Güney Kürdistan’ın diğer bölgelerini de kapsıyordu. Söz konusu antlaşmaya göre; Musul vilayetinde bağımsız bir Kürt devleti kurulması halinde Antlaşma geçerliliğini yitirecek ve “Kuzey Irak” tekrar Türk toprağı olacaktı.

Türkiye, 1926 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşmasına, diğer adıyla Anti-Kürt antlaşmasına, dayanarak Güney Kürdistan’daki gelişmelerin önüne geçmek istedi. Saddam Hüseyin döneminde Türkmenlere selam dahi vermekten çekinen Türkiye, “Musul Vilayeti” Kürtlerin eline geçince orada Türkmenlerin varlığını hatırladı ve onları Kürtlere karşı örgütlemeye başladı. Sayıları 300-500 bin civarında olan Türkmen nüfusunu 2 milyona çıkardı ve Türkmen devletini gündeme getirdi.

Bugün yaptığı gibi, İran, Irak ve Suriye ile birlikte hareket etti. Özellikle İran ile beraber Güney Kürdistan’da iç çatışmaların zeminini hazırladı ve Kürtleri içinden çıkılmaz bir kardeş kavgasına sürdü.

Türkiye ve İran’ın bu kirli çabalarına karşı, ABD, 1998’de Başkan Mesud Barzani’yi ve Celal Talabani’yi bir araya getirip Washington Antlaşmasını imzalatarak kirli ittifaklara son verdi.

Türkiye’nin Güney Kürdistan’ı engelleme çabaları boşa çıktı ve bir süre sonra Güney ile birlikte iyi ilişkileri sağlamanın yolunu aradı.

Tarih tekerrürden ibaret!

Görüldüğü gibi; Ankara antlaşması Türkiye’nin Güney Kürdistan’a müdahale hakkı vermesine rağmen, Türkiye müdahale edemedi. Çünkü söz konusu antlaşma 100 yıl önce ortamın yatışması ve uzlaşı temelinde gerçekleşen geçici bir karardan ibaret idi.

Putin’in Adana mutabakatını tekrar gündeme getirmesinin tek bir nedeni vardır; Türkiye’yi, Kürtlerle beraber Ortadoğu’da sorunsuz yaşayabilecekleri bir ortam yaratmak isteyen ABD’nin stratejisinden uzak tutmak ve ABD’nin çabalarına köstek olmak. Diğer bir neden, ABD’nin oluşturmak istediği güvenlik bölgesi projesini engellemek.

Türkiye ise; sırf Kürtler özgürlüklerini elde etmesin diye Rusya’nın önerileri doğrultusunda yürümeye devam ediyor. Medeniyet ve hukuk devleti olma özelliklerinden yoksun Rusya ve İran ile yürümek, Türkiye’de zaman zaman işleyen yarım yamalık demokrasiyi de rafa kaldırdı.

Kendi topraklarında bir kimlik sahibi dahi olamayan Suriye Kürtleri, nefes alabilecekleri bir ortam yaratmak istiyorlar ve buna ne Türkiye, ne İran ve ne de Rusya engel olabilir.

Satranç ustası Rusya, üçlü ittifaktan kârlı çıkmanın yollarını ararken, Türkiye ve İran’ın kaybedenler olacağı daha şimdiden kesinleşti gibi. Çünkü bu ittifak, Kürt milletinin önünü kesme temelinde gerçekleşen bir ortaklıktır. Bu ortaklık, Ortadoğu coğrafyasına barış, huzur ve istikradan ziyade kaos, düşmanlık ve katliamların devamını getirecek bir anlayışın devamıdır.

Kürtlerin en sağlam müttefikleri ABD ve batı dünyasının demokratik hukuk devletleridir. Kürtlerin bu çerçevenin dışına çıkmaları, Rusya-Türkiye-İran ortaklığından medet ummaları veya yardım beklemeleri, var olan bütün kazanımların imhası anlamına gelmektedir.

 

Rojhat Amedî

31.01.2019