image

PeyamaKurd - Saddam Hüseyin rejiminin 2003’te yıkılışının ardından ABD’nin Irak’ı ‘zorunlu olarak' bir arada tutma çabaları günümüze dek sürse de bu girişimin doğru bir strateji olmadığını Irak’ta yaşanan son olayları okuyarak görmekteyiz. Çünkü Irak’taki genetik siyasi yapılanma ülkenin siyasi potansiyelini kenara iterek karar alma ve uygulama konusunda başka ülkelerin egemenliği altında hareket etme alışkanlığına sahiptir. 

​Irak liberal güçleri ve ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyonun son gözdesi olan Mustafa Kazımı’nin de Irak’ta olup bitenlere karşı kullanılabilecek bir joker kartı olmadığını görmekteyiz. Çünkü Türkiye ve özellikle İran’ın, Irak hesaplamalarına karşı ABD ve koalisyon herhangi bir çözüm üretemiyor. Diğer yandan Irak’ın demokratikleşmesinde en büyük engelin ‘İran' olduğunu ya kulak ardı ediyorlar ya görmek istemiyorlar. 

​“Avrupa’nın ticari kaygıları ve İran”

​Tabi bu noktada Avrupa faktörünü de gözardı etmemek gerek. Avrupa kanadı başta Almanya ve Fransa olmak üzere, İran’ı idare edici bir siyaseti tercih ediyorlardı. Çünkü bu ülkelerin, İran ile ticaretleri söz konusu idi. Ticari ilişkilerin zarara uğramamasına odaklanan Avrupa, Irak’ın raydan çıkmasına da engel olamadı. 

​Irak’ta son günlerde cereyan eden olaylar ülkede muhtemel bir Şii-Şii çatışmasına dönüşebileceğini gösteriyor. Ki bu hadiseye ilişkin mevcut Irak Başbakanı Mustafa Kazımi 2 ay önce uyarıda bulunmuş ve böyle bir çatışmanın yaşanabileceğinin sinyallerini vermişti. 

​İran yanlısı, Irak Hizbullah’ı ve Haşdi Şabi’nin, Irak’ta adet haline getirdikleri füze saldırıları hem ABD’nin hem de birçok diplomatik kurumun Bağdat’ı terk etmesine neden oldu. 

​Mevcut yaşanan olaylar ve Bağdat’ın iç problemleriyle birlikte Bağdat ile Erbil arasındaki sorunları çözme çabaları da suya düşmüş görünüyor. Çünkü Bağdat’ın karar alma yeteneği artık yok. 

​“Mesud Barzani’yi umut olarak görüyorlar”

​Yaşanan olaylar sonrası Irak’ın liberal ya da İran’la arasına mesafe koyan çevreleri, partiler, akil kişiler ve aşiret reislerinin istikameti Erbil’e dönmüş durumda. Bu çevre Erbil’den, Irak’ı ayakta tutması için yardım talebinde bulunuyor. Özellikle de Başkan Mesud Barzani’yi bir umut olarak görüyorlar. 

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Kürtleri ve Kürt siyasetini ilgilendiren asıl konu ise yeni bir 16 Ekim ihanet sürecinin yaşanamamasının önüne geçilmektir. 

​Kürdistan Bölgesi’nde yaşanan istikrar ve gelişmeleri, Kürdistan Bölgesi’ndeki demokratikleşmeyi görmek istemeyen ve daha kısa bir süre öncesine kadar Bağdat’ı, Kürdistan Bölgesi’nin sınır kapılarını ile petrol kuyularını işgal etmeye davet eden bazı Kürt çevreleridir. 

​“Kim bu kişiler ve amaçları ne?” 

​Söz konusu eşrafın bir kısmı YNK’de, bir kısmı Goran’da, bir kısmı Komele İslami’de bir kısmı ise Kandilin yan örgütü olan Yeni Nesil’de bulunmaktalar. Bu sözde milletvekilleri Tahran ve Haşdi Şabi’nin neferleri gibi anti-Kürt algılar üretmekle kalmayıp bunu uygulamaya koymak için de hamleler geliştiriyorlardı. 

​Irak Parlamentosu’nda işbaşında olan bu kliğin Kürdistan Parlamentosu’ndaki ayağı ise Kürdistan’ın yeni ve genç hükümetine kan kusturmaya çalışan, hükümeti halkın gözünde ‘yolsuzluk ile suçlamaktan çekinmeyen’ Komela İslami’deki Soran Ömer idi. Elbette Soran Ömer bu suçlamayı yapmayı göze alırken tek başına değildi. 

Bu kiliki oluşturanların başında Komela İslami’den AhmadHaci Rashed, Goran’dan Hoşyar Abdulla ile Galib MuhamedYeni Nesil Hareketi’nden ise Sarkawt Şemseddin gelmekte idi. 

​Soran Ömer ve çevresinin bu provokatif ve karalayıcı girişimleri Kürt siyasi çevrelerinde görülmemiş ya da fark edilmemiş olacak ki bu Kürt siyasi çevreleri de ortaya atılan karalayıcı iddialara binaen ‘Kürdistan’ın genç hükümetine de eleştiriler yöneltiyorlardı.’ 

Çünkü yaşanan olumlu gelişmeler ve Kürdistan Bölgesi’nin gelişmesinden rahatsız olan Soran Ömer ile ekibi, geçen son 1 yıl içinde neredeyse ’16 Ekim ihanetine benzer’ bir girişimlerde başarılı olacaklardı. Ama olamadılar. 

​Çünkü Kürdistan Bölgesi’nin genç hükümeti öyle politikalar sundu ki halk hemen bunları sahiplendi ve hükümeti kucakladı. Bunun en açık örneğini Kürdistan Bölgesi Başbakanı Mesrur Barzani’nin geçtiğimiz gün Kürdistan Parlamentosu’nda yaptığı konuşmasında şeffaf davranması, her yapılanı durumuna göre izah etmesi ve her çevreden aldığı olumlu geri dönüşlerdir. 

​Kürdistan Bölgesi Hükümetine karşı olumsuz algı üreten ve hükümeti ateşe atan çevrelerin başında sadece Soran Ömer ve türevleri değil aynı zamanda ‘halkların kardeşliği’ diyerek Kürtleri, yokluğa sürükleyen kanat(lar) da gelmektedir. Söz konusu çevreler, Bağdat ve Ankara’ya endeksli biçimde siyaset yürüten kesimlerdir. 

​“Kürtler her şey olabilirler ama asla Kürt olamazlar”

​Bu çevrelere göre ‘Kürtler her şey olabilirler ama asla Kürt olamazlar.’ Çünkü Kürtlerin, Kürt olmaları demek bu hadiselerin bir daha yaşanmaması ve bu çevrelerin de mum gibi sönmesi ve çıkarlarının son bulması demek. 

​Erbil hükümetinin de eksikleri ve eleştirilecek yanları da elbette bulunuyor. Ama bir siyasi yapıyı ayakta tutmak ve özellikle Orta Doğu gibi bir yerde Kürdistan adına faaliyet yürütmek sadece bölge değil birçok ülkenin antipatisini üzerlerine çekme potansiyelini de içinde barındırıyor. Ama en acısı ise ‘Kürt’ geçinenlerin halkına ihanet etmekten asla çekinmediği gerçeği. 

​Bağdat’ta yaşanan olumsuz gelişmeler birçok devlet adamı ve kurumunu Kürdistan Bölgesi Başkenti Erbil’e yöneldirdi. Bu gelişmeler en az Kürdistan referandumu kadar önemli bir gelişmedir. Çünkü Erbil, batı dünyası tarafından Orta Doğu olarak değil, Avrupa gibi görünmektedir. Erbil’ onlar için; hukuk, adalet, demokrasi, eşitlik, saygı ve daha birçok gerçekliği ifade etmektedir. 

​Bati dünyası, Kürtlere bu kadar yaklaşırken Soran Ömer, Ahmad Haci Rashed, Hoşyar Abdulla ile Galib Muhamed ve Sarkawt Şemseddin gibi ‘sözde Kürt’ geçinenlerin asıl Kürtlere zarar vermesi, kendi halkına düşmanlığının sadece bir örneğidir ve elbette Kürt halkı buna izin vermeyecektir.