image

PeyamaKurd - Bugün her milletin hakkı olduğu gibi Kürtlerin de en tabii hakkı ve istenci olan ‘özgürlük parolası’ sistematik bir şekilde engellenmeye ve her meşru talepte önüne çekilmiş bir bend ile karşılaşmaktadır. Bu bendin yükselmesine ‘Sadece Kürtlerin refahını istemeyenler değil, Kürt olupta Kürt kimliğini satmak ve pazarlamak esası ile hareket edenler de’ taş koymuş ve engellerin artmasında pay sahibi olmuştur. 

Kürtlerin önüne taş koyan kişiler, bireysel veyahut çoğunlu parti ya da kuruluşlara bağlı kişilerin yapmış olduğu eylemlerdir. Bireysel kişilerin yaptıkları eylemleri parti ya da ait olduğu kuruluşlara mal etmek doğru bir eleştiri yöntemi olmamakla beraber, çözümlemenin yapılışında hata payını da yükseltmemize neden olur. 

Bu bağlamda, Kürdistan Yurtsever Birliği (KYB) içinde varlıkları bulunan ve Kürdistani duruşun sürekli karşısında yer aldıklarını yaptıkları ile Kürt kamuoyuna gösteren ‘Araz Cengi Talabani, Lahor Talabani ve Bafel Talabani’ gibi kişilerin kötülüklerini, KYB’ye yüklemek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. 


‘Yaşananları KYB’ye yıkmak Mam Celal’e haksızlık olur’

Çünkü KYB Kürt milletine, Mam Celal Talabani’nin emanetidir. Mam Celal’in bizler için yaptıklarını göz önüne alır ve KYB’nin geçmiş olaylar karşısında nasıl tavırlar aldığını sorgularsak bugün yapılan olayları ‘şahsi çıkarlar doğrultusunda’ yapılarak, KYB’ye mal edildiğini açıkça gözlemleyebiliriz. Hafızamızda kısa bir arkeolojik kazı yaptığımızda en yakın tarihte gerçekleşen bir olayı hatırlayacağız. 

Bilindiği üzere KYB içindeki bazı Kürdistani ve tecrübeli kadroların partide gelişen sorumsuz ve kabul edilemez olayları tasvip etmediklerini ve ayrılarak ‘Meşel’ adında yeni bir parti kuracağı ifade edilmişti. Yaşananları makro (genel) düzeyde ele almak mikro (dar) düzeyde incelemekten daha doğru sonuçlar doğurmaktadır. 

2017 Kürdistan Referandumu sonrası ‘Ekim klikleri’ olarak karşımıza çıkan Lahor, Aras ve Bafel Talabani familyası Peşmerge’nin Kerkük’te ihanete uğramasına ve çekilmek zorunda kalmasında en büyük rolleri oynayan aktörler olarak hafızalara kazındı. 16 Ekim kliki, geçmişte olduğu gibi bugün de eylemlerine devam etmektedir.

Dün de KYB tarafından sorgusuzca bırakılan 170 IŞİD’li teröristte bu şebekenin son eseridir. Ancak bilinmesi gereken bir gerçek var ki; Eğer Mam Celal Talabani hayatta olsaydı, ne o meşhur 16 Ekim olayları yaşanacaktı ne de bugün KYB’de hakim olan kaos olacaktı.

Bir hatırlatma: Her ne kadar Lahor Talabani’nin ismi çıkmış olsa da, bugüne kadar yaşanan olayların tüm yönlendiricisi Aras Talabani’nin kendisidir. Kendisi aynı zamanda Irak Cumhurbaşkanı Başmüşaviri ünvanı ile Berhem Salih’i de yönlendiriyor. 


Geçmişten bir nüans hatırlayacak olursak. Araz Talabani katıldığı bir televizyon programında Pêşmergelerin, Kerkük’e dönüşüne ilişkin şu ifadeleri kullanıyordu: 

Sunucu: Araz Bey, Peşmerge’nin Kerkük’e dönme ihtimali var mı?

“Hayır, neden ki? Biz Iraklı değil miyiz? Ben Iraklı olduğumdan dolayı gurur duyuyorum. Ben Iraklıyım beyefendi, şimdi sen Irak vatandaşı değil misin? Irak kimliğini taşımıyor musun? Irak pasaportu taşımıyor musun? O halde…. Irak ordusu Basra’da bulunuyorsa, Kerkük’te de bulunma hakkı var. Ne olacak ki? Daha önce de Kerkük Irak hükümeti idaresi altında değil miydi? Mücadeleci Kerkük halkından kentlerine dönmelerini istiyorum. Evlerine dönsünler, Şorice ve Hemawe’ye piknik’e çıksınlar. Zaten ben de bugün öğle saatlerinde Şorice ve Hemawe’ye çay içmeye gidecektim, oturup dama ya da tavla oynayalım. Kendileriyle oturup güzel bir sohbet edelim diye…”

Sunucu: Çok iyi! Evet Araz Bey…

“Bak gözüm, herkes bunu iyi bilsin, hani Kerküklüler sürekli hayatım deyimini kullanırlar ya, işte ben de onlara böyle hitap ediyorum, “Sevgili Kerküklüler, Kerkük’e dönün birlikte oturup sohbet edelim, evlerinize davet edin bizi, zaten kaç günden beri yemek yediğimiz bile yok, yardımcı olun bize, ziyaretimize buyurun, savaşıp ne yapacaksınız? Ben şahsen savaşmıyorum, çünkü petrol kalmadı. Ama eğer petrol kalsaydı, valla o zaman onun için savaşırdım… ha haaaaa…” 


 


Aras Talabani’nin, bu açıklamaları bize Türkiye’de Kürtleri, Kürtlükten uzaklaştırmak hayatın her alanında sürekli tekrarlanan ‘Hepimiz Türkiye vatandaşıyız, Türk pasaportu taşıyoruz, Türk bayrağı altında yaşıyoruz…” gibisinden sisteme entegre yöntemlerini hatırlatıyor.

Demek ki; sömürgeciliğin Kürtlere karşı geliştirdikleri politika Kürdistan’ın bütün parçalarında eksiksiz olarak yürütülüyor ve çoğu Kürtleri de gördüğümüz gibi ‘etkisi altına alıyor ve Kürt toplumunun yanlış yola sapmasına da zemin hazırlıyor.’